22 Temmuz 2014 Salı

İş’in Teorisi – 7/3: Sivil-lik ve Sendika – Malayaninin Sorgulaması

Bu yazının ilk iki bölümünde İş’in Teorisi açısından sivil-lik ve sendika olgularının ilişki ve ilintisi ile ülkemizde bunlara dair içinde bulunulan durum ve sorunsal ortaya konmaya çalışılmıştır. Anlamadan maada günlük ve slogan bilgilere dayalı ve tümüyle iktidar çatışmasından harekete geçip, yine ona dönen kısır döngünün ürettiği çekirdek meselenin sivilin ve sendikanın karşısında duran nesnelere, yani devlete ve kapitale alternatif politikalar ve bu doğrultuda zengin içerikli ve dönüşüm kabiliyetine haiz kaliteli mücadeleler geliştirmek ve vermek yerine, sübjektif menfaatler için nesneli, öncelde toplumsallığı ve nihayetinde sorumlu-ahlaki duruşu yüzüstü ortada bıraktığı ortadadır. Bu sosyolojik gerçekliği zuhur ettiren ameliyenin kökenini alışıldığı şekilde yalnızca Marksist söylemin “sınıf mücadelesine”  terk etmek insafsızlık olacaktır. Zira bireyi teşekkül ettiren sadece toplum, çevre, sınıf bilinci  vs. faktörler değildir; belki bunlardan da önemlisi olgunlaştırması gereken sorumluluk ve güzel ahlaki duruş hususudur. Ancak, birey ile benlik arasındaki uyumlaşmanın “egonun negatif ağırlıklı-yönlü inşasında” gören veya algılayan ve dahi bunu hüküm haline getiren zihniyet yaşam tarzımızı belirliyor, hatta sınırlıyorsa işaretleri sadece dışarıda-dışımızda arayıp dururuz. Hâlbuki insanın gerçeğini sadece dışsal olarak addettikleri değil (afak), içsele-içseline yönelik tefekkürü de (enfüs) yaratır. Bu yaratıcılığın en belirgin misallerini de insan, sanatsal olan ile estetiğin yansımaları olan eserlerde temaşa eder. Tabii eğer ederse…
   Dışsal ve içselin yaşamın tüm alanlarını kapsayan rolü adeta dipsiz bir kuyudur. Konumuza ilişkin olarak bahsettiğimiz üst- ve altyapı bir nevi dışsalın ve içselin izdüşümleri    gibidir. Beşeri-sosyal ilişkilerde, devlet, toplum, kamu, kurum, vatandaş vb. kavramlar dışsal ve içsel, üstyapı ve altyapı ile karşılıklı etkileşim içindedirler. Mevzuya olabildiğince geniş      açılardan bakabilmenin önemi, işte tam da bu noktada olabildiğince ağırlığıyla devreye girer. İnsan evladının toplumsal yaşama geçişi aşamalı ve sıçramalarla halen devam eden bir        prosesler bütünü olup, bütünün doğal veya tasarlanmış tüm parçalarına bakışımız, bunu anlamamız iki ana biçimde olur: Parçayı parça olarak anlamak-kavramak ve/veya her bir parçayı kendi özünde bütün olarak görmek. Doğal olarak, bu şekilde bir görüşün, bakışın ve yaklaşım-lar-ın oluşumu, bireyin gerçekleştirmesi gereken dışsal ve içsel tasarım ile inşa ameliyesini zorunlu kılar. Ama bu edimin bütünsel olarak olabildiğince derli toplu ve disiplinli bir biçimde kuşbakışı bir basireti gerektirdiği de ortadadır. Asıl zorlukta bu noktada       odaklanmıştır ve meselenin iyi bir şekilde anlaşılabilmesi için ilk koşul, bireyin olabildiğince odağa, merkeze mesafeli durmasıdır. Merkezin veya odağın önemi insanın uzun süreli olarak dışlandığı ya da periferide tutulduğu durumlarda, onu konumlandırma da ve belirli süre için   merkezde tutmak açısından gereklidir. Aydınlanma olarak nitelediğimiz evrede ve sonrasında merkeze alınan insan için bu durum, tanrı tasavvurunun bertarafını müteakip yapay olarak da olsa dönemsel biçimde ön planda tutulmuş, ancak gerek süre gerekse söylem abartısı, insanı çevreden ayrı bir varlık haline getirilmiştir. Hâlbuki bu hissediş insan fıtratı açısından    uyumsuz bir haldir. Ve bu uyumsuzluk genelde farkına varılmayan (pek çok sunilik için söz   konusu yapılan farkındalıktan bahsetmiyoruz) veya farkına belirli bir düzeyde varılsa da, yine dönüp dolaşıp farkındalık söylemiyle kendimizi ön plana aldığımız ve tüm edimi üstlendiğimiz ben-lik çıkışımızı sergilediğimiz bir mevzu olacaktır. Günümüzde çevre üzerine yürüttüğümüz faaliyetlerin irdelenmesi halinde bu durumu bütün çıplaklığıyla görebiliriz. İnsan ve çevre       ayrımı, anlama ve öğrenme için gerekli olabilir; ama bunu böyle kabullenmek insanı tüm ilişki ve ilintileri, hatta illiyeti açısından bilinç özlü bir varlık olması nedeniyle malul kılar. İnsanın    yalnızca maddi, bedeni oluşu hakkındaki bilgisi dahi -en azından su ve mineral bazlı oluş-     onun çevre nitelemesiyle kendinden ayırdığı parçasına yabancılaşmasına, ileri aşamada onu sömürmesine açık bir işarettir. Bu parçalama eylemi insan zihninin şahsını, oluşturduğu öteki-diğeri üzerinden tanımlamasından ve üretilmiş somut-soyut objelerle özdeşleştirmesinden   öte bir şey değildir. Böylece insan evladı üzerine yamadığı kimlik, kişilik ve ben kabulü-algısı ile bunların oluşumunda önemli bir rol oynayan özdeşleştirmeleriyle kendini merkeze oturtmuştur. Özdeşleştirme sahte kimliğin hatta kişiliğin amaca meyleden aracıdır ve zihni cehennemin yapı taşlarıdır. İster traji komik isterse dram olarak niteleyelim, parçala(n)ma işlevini müteakip insanın tekrar parçalarla kendini bütünlemek istemesi, bir nevi kendini bulma çabasının, belki de arayışının bir yansımasıdır. "İstem paradoksu" olarak adlandırdığım bu insani dönüşüm arzusu pek çok şekilde -bilinçli, bilinçsiz- tezahür edebilir ve bazı kişilerdeki dışavurumu başkalarınca şaşırtıcı olarak addedilebilir ve refüze edilebilir,  hatta kişinin dışlanmasına dahi yol açabilir (burada sözünü ettiğimiz dönüşüm kişiye özgü     samimi ameldir). Bu bağlamda, insanın sivilleşmesinin çağdaş düzlemde realize edilebilmesi, onun bu yöndeki dönüşüm çabalarının gerçek anlamda diğer unsurlara zarar vermemesi,     politize edilmemesi ve mahrem alanlarının baskılanmaması gibi koşulları önceller. Ve bunun sıradan, fakat geçerli realite karşısındaki konumlanması bir idealin, hayalinden öte değildir.  Ayrıca, günümüzde sivil-lik anlayışı insanın birey olarak ön plana alınmasından çok bu yöndeki çabaların kolektifleştirilmesine ve neticede kurumlaştırılmasına dayandırılmaktadır ve bu gerçeklik de sözünü ettiğimiz sivil modellemesini kapsamın dışına iter. Tüm bu nedenler dahi yeni zamanda dillendirilen sivil-lik düşüncesinin çerçevesini çizen bir olgudur.

   Yukarıda sınırlandırmasını yaptığımız sivil-lik betimlemesinin aktığı mecra, sivil düşüncenin bireyi aşan bir biçimde toplumsal niteliklerin belirlediği bir alandan başkası değildir. Günümüzde uygarlığın ana kaynağının aktığı ve nihai olarak kavuşma yerinin politikanın tümsel bağlamda oluşturduğu havza olduğunu söyleyebiliriz; bu havzanın bir okyanus mu, iç deniz mi veya küçük bir göl mü olduğu ise, insanın belki de en etkili keşfi olan “araçsallaştırma” aygıtını somut olarak nasıl kullandığı sorusunun reel açılımlarında cevaplarını bulur. Bu yanıt-açılımlarda sivil-lik hususunda oluşturduğumuz idealin, gerçekte  olanın rücu etmesi gereken aslı olduğu inancı ve bu idealist bakış açımızdaki romantikliğin   bizi mevcut durumda bir ütopyadan bahsetmeye taşıdığını saptayabiliriz. Aslında ideal olarak belirlediğimiz ile reelin çizdirttiği sınırlama arasındaki mesafenin kapanmasını beklemek pek çok insani amaçlar için geçerlidir ve sivil-lik bunlardan sadece biridir; ideal daha önce bizlere aktarılan bir döneme ait de olabilir veya bizim oluşturduğumuz bir amaç-hedef de. İkisi arasında başkalıklar olsa da geleceğimiz nokta, ütopya söylemi olabilir. Yukarıda sözünü ettiğimiz istem paradoksunun püf noktası da bu türden söylem-ler-de tezahür eder: Olmuş, yaşanmış ama geçmişte kalana özlem ve istemin ya da olması istenenin her hâlükârda idealize edilene rücusu ve ilerici bakışın sadece ileriye değil, geçmişe de yönelik olması; ancak her ikisinin de neticede ütopya olarak ilanı… Çalışma hayatına yapacağımız               projeksiyonda sivilliğin sendika söylemine indirgenmesi veya daha gelişmiş biçemlerde “çok katmanlı yönetişime” işaret edilerek tanımlanması da sendikanın tecrübe edilen olması yönüyle mitleşme üzerinden ütopyaya yatkınlığı söz konusu olabilir. Çok katmanlı yapılanma ise henüz hazmedilme dönemini tamamlama aşamasında olduğundan ve günümüzdeki uygulama denemelerinde henüz çeşitlilik arz eden görüngüler sunduğu için bu açılımın praktikası üzerine fazla bir söz etme imkanımız bulunmamaktadır. 

26 Haziran 2014 Perşembe

İş’in Teorisi – 7/2: Sivil-lik ve Sendika – Malayaninin Sorgulaması

Bir toplumda inşa edilen politik ve sivil alt- ve üstyapının karakteri o topluma özgü olmalı ve potansiyel her türden oluşabilecek ayrışımları göz önüne alarak; bunların sözel, kavramsal ve uygulamayı da kapsayan nötralizasyonunu temin edecek şekilde, geniş taban yayılımlı toplumsal katılım vasıtasıyla samimiyetle ve yumuşak yönetim tarzında temelden çatıya her uzamda pratiğinin de saydıklarımızı taşımalıdır. Bu noktada düşündürücü olan şu problematiğe ilişkin varsayımımız olabilir: Uygulamanın pragmatikleştirilme riski. Hakikaten de insan evladının edimsele ve gerçekleştirmeye dair ürettiği en başarılı -beşeri-sosyal paradigma, yararcılığa (pragmatizme) dayalı olanıdır. Gerçek anlamda rejimin cumhuriyet ve yönetim tarzının da sürekli gelişime açık –çoğulcu ve katılımcı- demokratik bir değerler dizini olduğu farz ediliyorsa, bunun icaplarının da her alanda ve toplumsal katmanlarda içtenlik ve ciddiyetle yerine getirilmesi zorunludur. Bu da maddi ve manevi her türlü yararın anlam kazanarak, yani sağlam bir değer oluşturarak, adil bir şekilde her bir bireyin olabildiğince çıkarına uygun olmasıdır. Bunun mümkün olan en iyi biçimde gerçekleşmesi, entegre edilemeyecek olan farklı kültürel değerlerin zorlamayla topluma enjekte edilmemesine bağlıdır. Zorlama ve uyumsuz değer aktarımı, toplumun belirli kısımları için “ana potada eritilmekten” öteye gidemez. Dünya üzerinde hangi ülkeye bakarsanız bakın, bunun çok sayıda örnekleri görülecektir. İleri ve gelişmiş ülkelerde özümleme işlevi çoğunlukla uyum-bütünleşme adı altında örtülmekte ve yukarıda bahsettiğimiz pragmatiğe rahatlıkla kurban edilmektedir.  Aynı şekilde, farklılıklar arz eden karma kültür-ler-den (Avrupa-batı) alınan, üstlenilen veya aktarılmaya çalışılan öğelerin tümünün zaten kendi içinde çoklu-karma bir kültür zenginliği barındıran bir toplumun bütün katmanlarında aynı karşılığı bulması olanaksızdır.
Örnekseme olarak; iş yaşamında mekânı temsil eden işletmelere baktığımızda, işveren tarafında yönetim olgusu açısından, bir ülkede olduğu gibi üstyapının şirket politikaları –ne denli gelişmiş olduğunu bir yana bırakırsak- tarafından oluşturulduğunu varsayabiliriz. Buna göre, altyapının oluşturucusu Sivil’e karşılık gelen işgören ve onun girişimleri vasıtasıyla oluşturulan örgütsel yapının, sivil toplumun temsil karşılığı olduğunu söyleyebilir miyiz? Bunun bu şekilde olduğunu farz ettiğimiz takdirde, sivillik ve sendika bağlantısında önemli bir problem baş göstermektedir: Sendika eğer bir sivil toplum örgütü ve bu bağlamda genel politikaya uzanırken politik toplumun bir parçası olma gayreti içinde ise, öncelikli olarak işletme bazında işgörenlerin şirket içi politikalara katılımını ve birlikte belirleme hakkını kazanmış ya da sağlamış mıdır? Ücret veya sosyal hakların adil ve olabildiğince eşit olarak kazanımından hiç söz etmiyoruz dahi; zira bunların sağlanması zaten olması gerekendir. Ama hal öyledir ki, ülkemizdeki sendikalar açısından en önemli ve adeta tek konu buymuş gibi lanse edilmekte ve maalesef çalışanların çoğunluğu da bunu kabullenmiş ve bu durum adeta tek rasyonalite haline gelmiştir. Pek tabii, bunun bu şekilde tezahür etmesi yadsınacak bir şey değildir, çünkü yegâne sermayesi emeği olan ve geçim sıkıntısı ve işsizlik korkusunu devamlı enselerinde hisseden insanlar için sosyo-psikolojik açıdan bu yöne odaklanma reel bir davranıştır; reelin ideale galebesi de olağandır. Olağan olmayan ideal olarak görülen, addedilen ve kanıksanan ereklerin reel hedeflere dönüşümünün yapılmaması, buna yönelik çabaların gösterilmemesidir. İnsanın yaradılışına uygun olarak üretici bir varlık olması ve bunun zorunluluklar yolunda kullanılması yegâne realite değildir; estetik, sanat, edimlerinde yaşam sevinci bulma, fikri ve düşünsel üretim, güzellik vs. gerçekliklerde zorunluluklar yanında severek yaptığımız faaliyetlerdir. Yani insanı sadece mecburiyetler değil, hoşlandığı ve zevk duyacağı şeyler de sarmalar. Reel ile ideal arasındaki uçurum yansıması-yanılsaması, insan için olağan olan üretici gücün, yine insan tarafından icat edilen üretim araçları dolayısıyla işletmesel aklın üretimi kurnazca teknolojiye eklemlemesi ve insanı geri plana itmesi neticesinde oluşan algı ve bu doğrultuda oluşan yabancılaşma duygusundan kaynaklanır. Aslında içinde bulunulan zaman diliminde reel olanın, öncelinde pekâlâ ideal olduğu ve bugün ideal olarak görülenin yarın reel olabileceği yalın bir gerçekliktir. Buna göre, ideal de, reel de olasılıklardır ve olanaksızlığa mahkûm edilmemelidir. Ayrıca, günümüzde reel olarak nitelendirdiklerimiz daha önce ideal olarak görülenlerdir. Ya da sufilerin deyişiyle; “aslında her şey birer rüya ve hayal mesabesindedir ve dünya âlem-i imkândır. Ama aynı zamanda bu dünyayı insan açısından zindan kılan paradokstur.” Marksist teoride önemli ve özel bir konuma haiz olan yabancılaşma, günümüzde dumurlaşma, mankurtlaşma düzeyine ulaşmıştır. Hatta düzey tam olarak fark edilemese de kişinin yalnızlaşması aşamasındadır. Piyasada genel geçer bir tarzda “farkındalık” başlığı altında işlenen temanın pek çok alt başlıklar içermesine rağmen, bu son derece önemli sendroma hemen hiç değinmemesi ise dikkat çekicidir. Yabancılaşma ve yalnızlaşma hususunda Dr. Mustafa Merter’in “Kaliforniya Sendromu” olarak adlandırdığı problem üzerine yaptığı çalışma ibret vericidir.
Kapitalin şekillendirdiği ve reel politik olarak adlandırılan ve uygulanmasına azami gayret sarf edilen olgu, ideali araçsallaştırarak kendi alanı içerisinde kullanmayı ve bu sayede sömürüsüne soyut-somut nitelikte kaynak sağlamaktadır. Yabancılaşma ve yalnızlaşmanın eczası olarak sunulan ılımlı-yumuşak yazınlar ve öğretiler, insandaki mana ve mananın gediğini doldurmak için tüketime sunulmaktadır. İnsanın maneviyatına, mana ağırlıklı yönüne hitap eden ve bilhassa son otuz yıldır pazarlanarak piyasa metasına dönüştürülen sosyo ve para-psikolojik, mistifize saha (new age -din benzeri- akımlar, sektler, yoga, meditasyon ve secret gibi moda-estetik-imaj aksiyonları, falcılık, ruh-çuluk, çoklu zeka, liderlik vb.) çalışmaları (!) reel politiğin ideali nasıl bir sömürü aygıtına dönüştürdüğünün misalleridir. Gerçi anglo sakson-amerikan kökenli politika tezleri, ağırlıklı olarak politika olgusunu tümevarımsal yöntem doğrultusunda betimler ve pratiğini reel politik olarak yürütür. Bu meyanda savaş, barış, ekonomi vs. onun parçalarıdır ve ifadelerini kendi içlerinde bir nevi bağımsız olgular gibi bulurlar. İdealizm olgusu da reel politika açısından bir parçadır ve ancak bu çerçevede usul-esas temellendirilerek zıtlaştırılır, ama aynı zamanda amaçlar açısından meşrulaştırılan araçtır. Yani reel politik, zıt kutba koyduğu her türden gerçekliği konjonktürel olarak değerlendirir ve kullanır; ötekileştirilen her şey yeri geldiğinde edimin meşruiyeti için birer araçtır. Politikanın bu bağlamda uygulandığı ortam-durumlarda her hangi bir sosyo-politik konuda ahlaki unsurların ön plana alınması ve bunlar üzerinden bir insan-toplum oluşumunun tasavvuru irrasyonel olarak görülebilir, hatta ötekileştirilebilir ve reddedilebilir. Nitekim insan ve ilintili olduğu hususlarda sosyal mühendisliğe dayalı her türlü piyasaya yönelik girişimlere karşı getireceğiniz kritik akılcı dahi olsa, “realite bu” şeklinde itiraz edilebilir. Örneğin, günümüzde kanıksanan ‘İnsan Kaynakları’ biriminin adlandırmasında geçen kaynak kelimesinin insan zihninde uyandırabileceği algıya dayalı anlayışın problemli olduğu ve bunun insana bakış açısındaki sakilliğin tescili anlamına geldiğinden hareketle kritikçi bir yaklaşım getirdiğinizde ve bu nitelemenin kritikçi analizini yaptığınızda; ya burada ismin önemli olmadığı ve mühim olanın içerik olduğundan, ya da sözde felsefi betimleme olarak bunun zaten böyle olduğu, yani insanın bir yerde kaynak olduğu ve bunun realite olduğundan dem vurularak gereksizliği dillendirilmektedir. Hâlbuki kaynak kavramı insanın bulduğu ve kullanım alanına dâhil ettiği somut-soyut bir emtiadır ve insan tarafından iyi ya da kötü şekilde kullanılır. Mühendislik kavramı Arapça ‘endaze’ kelimesinden türemedir ve basit deyişle ölçme-biçme anlamına gelir; insan üretiminin bir kısmı kavramın kapsama alanına girer, ama insanın bizzat kendisi değil. Birey veya topluluklar üzerine yapılacak mühendislik çalışmaları malul girişimlerdir, zira en baştan insanın karmaşıklığı ve hesaplanamaz bir varlık oluşu bunları açık veya örtülü zorlamaya dayalı kılacaktır. İnsan üzerinde zorlamaya dayalı uygulamalar mutlaka patlak vermeye ve sonuçta başarısız olmaya mahkûmdurlar. Bundan dolayı, beşeri-sosyal olgular geniş taban rızasına dayanmıyor ve oluşumu tabandan tetiklenip, tavanda buna göre şekillenmiyorsa sorunlu ve uyumsuz olmak durumundadırlar. Bu nedenle, Türkiye’de de sivil ve buna bağlı oluşumlar periyodik ve kısmi yürütüme haizdirler; gelişimleri ‘sil baştan’ yapılarak “kaybettirilen eşeğin bulunması” misali, ama bir önceki haline göre daha düşük ve kalitesiz seviyede yeniden yürürlüğe konur.



21 Haziran 2014 Cumartesi

İş’in Teorisi – 7/1: Sivil-lik ve Sendika – Malayaninin Sorgulaması

Türkiye’de dillendirilen sivil-leşme ve sendika sözcüklerinin, olgunun kendisi ve çıkış yeri olan Avrupa kıtasının göbeği ile ilişkilendirilmesi sonucu yapacağımız çıkarımın basit tarifi şudur: Bizdeki durum, oradaki temel alındığında malayanidir. Bu kısa ve öz tanımlama herhangi bir suç yüklemli itham içermez; sadece vakıanın ikrarıdır. İş’in araştırma-irdeleme mantığı açısından, emeğin çok yönlü sentetik kapsamı içinde yer alan birbiriyle ilintili bu iki olgunun niteliği/kalitesi önemli olmakla beraber, mübalağalı ifademiz de kavramsal dengeleme için olmazsa olmazlardandır. Baştan belirtmekte yarar gördüğümüz ve İş’in Teorisine dair en önemli noktalardan biri, mevzunun ahlaki yönünün sorgulamada merkeze taşınmasıdır. Emeğin, gerek çalışan gerekse çalıştıran için öncelliği ahlaki duruş ve davranışlarda taban bulmasıdır. Yoksa emeğe ilişkin gelişimin tarihsel veya her türlü insani birikime dayalı okuması, temel üzerindeki yapılanmanın bir nevi tahlilidir. Bu topraklarda köşe yazarı-gazete ağırlıklı entelektüel yansıma (kaynağı ve esinlenimi bulvar gazeteciliğinden kaynaklanan)  tabiatı edindiği üzere, beşeri-sosyal olgularda, son yıllarda zaten bir hayli popüler olan içeriye dönük tarihçiliğin de kolaycılığıyla ikincil okumayı öncel kılmaktadır. Bunu da derinliğine analiz olarak sunmaktadır. Her nedense analitik düşünce yönteminin neredeyse kutsandığı ülkemizde işin tuhafı analitik düşünce tarzının ne olduğu da tam olarak bilinmeden dillere pelesenk olmuştur. En basit deyişle analitik düşünce tarzının belirleyici özelliği, kavramlar arasına sınır çizgileri çizmek koşulu genellenen tabirin gölgesindedir. Bu yapılmadığı sürece, kavram karmaşası denilen maraz yakamızı bırakmayacak, üstüne üstlük gelişigüzel düşünmemizi bazen felsefi, bazen ise bilimsel olarak nitelendirme alışkanlığımız bertaraf edilemeyecektir. Bu çarpıklık bir toplum için son derece önemli olduğu halde, bizler bu hasletin bizi nereye taşıdığını ve ciddiyetini idrak edememekteyiz. Belagatin inceliği ve belirli bir vasatta da olsa kişi tarafından bu hususta yetkinliğine haiz olunması değerlidir; ancak malayaniyi üreten retorik ve/veya edim kişi için zararlı olması bir yana, bir toplumu da yavaş ve sinsi bir akışla çöküşe götürür. İşte bu yazının başlığında yer alan ‘malayani’ ibaresi de tam bu noktaya parmak basmayı amaçlamaktadır: Bu yazı da dâhil, her nerede malayaniye ilişkin bir belirti gördüğümüzde, derin bir nefes alınmalı ve iyice düşünülmelidir. Layığı veçhile yerine getirilmeyen, gerçekleştirilmeyen toplumsal olguların abartılması, bilinçli veya bilinçsiz cahilliğin varlık bulmasıdır; yani malayaninin, hatta yalanın ve batılın…
Yazarçizerinin birçoğunun ‘Hakikat’le ‘Doğru’yu, ‘Gerçek’le ‘Hakikat’i ve ‘Gerçeklik’ ile ‘Gerçeği’ ayırt edememekten özürlü olduğu bir iklimde, kuramsalda başlayan yetersizlik uygulamada karmaşaya ve bundan çıkılamadığı andan itibaren de yalana veya en iyi ihtimalle malayaniye dönüşecektir. Said Nursi’ye göre, “…dünyanın üç yüzü vardır. Birisi İlâhî isimlere ayna olma yönü, diğeri ahirete tarla olma ciheti, üçüncüsü de dünyanın zevk ve safa, oyun ve eğlence tarafıdır. İşte bu tasnifteki ilk ikiye girmeyen her iş, her faaliyet, her konuşma malayanidir.”
İş’in teorisinin olabildiğince kuşattığı çalışma dünyasında ve ilintili sahalarda önemli bir yer tutan “Sivil ve Sendika” olguları da ülkemizde uygulama yönüyle boşlukta sallanan söylencelerdir; aynı durum kurumlaştırılmaya tabi tutulan oluşa yatkın birçok kavram için de geçerlidir: Hukukun üstünlüğü, katılımcı yönetim-demokrasi, çoğulculuk, fırsat eşitliği, hür teşebbüs, din ve vicdan hürriyeti, sosyal devlet, kuvvetler ayrılığı vd. Bir tarafta bunlar üzerine yüz kızarmadan atılıp tutulması rezillik, diğer yandan samimiyetle bunlara inanarak görüş belirtmek ise traji komik, ahmakça bir haldir.
Konumuzun başlığındaki sivil-lik gerek süreçsel gerekse sonuç olarak sendika olgusunun sağlayıcısıdır. “Sendika mahiyeti”nin kalite düzeyi sivilin düzeyine bağ(ım)lıdır. Bundan dolayı, Türkiye’de şikâyet konusu olan sendikal duruş ve bundan neşet eden davranış ve eylemlerin şu anda içinde bulunduğu düzeyi olumlu anlamda geliştirebilmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Ne kadar sivil-lik o kadar sendika veya STK’lar. Ancak burada gözden kaçmaması gereken şey, sendika varlığını besleyen işgören çıkarlarının şekillendireceği bireysel ve birliktelik tutumundaki zayıflık ve bu zayıflığa hem neden olan hem de onu semirten iş kaybetme korkusudur. 
Sivil sözcüğü dil köken olarak 14. Yy. sonuna, eski Fransızcadaki “civilien” kelimesine dayanır ve “sivil hukuk” kavramıyla temellendirilmiştir (daha öncesinde Latincedeki “civilis” veya “civis”, -Türkçedeki karşılığı ‘vatandaş’- sözcüklerinden türemedir). Kısaca ifade etmek gerekirse sivil, savaştan muaf tutulan, uluslararası hukukta herhangi bir ülkenin silahlı kuvvetlerine veya diğer silahlı gruplara mensup olmayan kişilerdir. Siviller herhangi bir muharebede silahlı çatışmaya girmezler. Kapitalist süreçle beraber sivil sözcüğü toplumsal karaktere bürünmüştür. Avrupa’nın belirli bir kısmında (mahsusen Almanya ve İngiltere) yeni bir orta sınıf olarak gelişen ve ekonomik gücü elde eden burjuvazinin feodal düzen içinde siyasi özgürlüğe giden yolda söz hakkını ve özellikle mülkiyet hakkı üzerinde kurulan bir sözleşmenin de kazanılmasıyla sivil toplum kavramı günümüzdeki kapsamına ve etkinliğine erişmiştir. 20. Yy.’da bilhassa işçi sınıfının mücadeleleri sonucunda evrimini olgunlaştıran sendika olgusu ile günümüzdeki konumlanmasını sağlamıştır. Günümüzde de rahatlıkla fark edileceği üzere kapital-izm ile sivil toplumun gelişimi birbiriyle paralellik arz etmektedir.
Görüşümüzce, sivil toplumun başlıca doğal ereği, açık toplumun şekillendirici aktörlerinden biri olmaktır. Bundan hareketle sivil, demokratik gelişimin mümkün olabildiğince olumlu yönde ilerlemesine katkı yapmakla ve tüm mahlûkatın hakları için, en başta “insanca yaşamak”, yani her hâlükârda zulmün her türünün bertarafı ve baş göstermemesi için son derece hassas davranmakla ve aksiyon almakla sorumludur. Mesuliyet ve her yönüyle hesap verilebilirlik başlıca ahlaki duruş ilkelerindendir. Ancak, bu betimlememize karşın baskın anlayış, sivilin ekonomik vasata erişmesi ve bunu geçmesini müteakip oluşturduğu toplumun, yani sivil toplumun, ihtiyaçların giderildiği bir toplum olmasıdır. Bunun bir üst aşaması ve asli ereğin temsili ise politik toplum olmaktır. Politik toplum ise, sivil toplum içindeki hâkim sınıfların oluşturduğu toplumdur; yani politik toplum üstyapıyı, sivil toplum ise alt yapıyı temsil ederler. Peki, böyle bir toplumsal yapının oluşabilmesi hangi koşulları gerektirmektedir? Bunun gerçekleştirilebilmesi öncelikle insanın meydana getirdiği en devâsa, somut ve soyut geçişkenliğe haiz aygıtın, yani devletin sahip olduğu erkin ruhsatlandırdığı iktidarın ve hukukun bölümlenmesini gerektirir. Bir de İdris Küçükömer’in bahsettiği gibi, “…sivil toplum yapıları alt tabakada yer alanların burjuvazi sınıfına özenmeleri sonucu üst yapıya doğru çıkma arzularının bir sonucu olarak gelişip yayılmıştır”.
Sivilin iktidarda pay sahibi olması, iktidar olgusunun yapılan(dırıl)masına bağlı olduğu gibi, birey bilincinin ve bunun üzerinde temellenen zihniyetin, ama nihayetinde toplum olmanın ve kolektif zihniyet yapılarının tiplemelerine de bağlıdır. Sivilin, savaş ile bağlantısı ve bunun oluşturduğu illiyete göre konumlanması durumu daha sarih bir hale büründürür. Savaştan muafiyet aynı zamanda tek biçimli (uniform) olmamaktır. Bunun bir toplumdaki en belirgin ayrışımı, bireyin devlet mekanizmasının en önemli kurumlaşması olan bürokrasiye olan duruşudur. Bir ülkenin bürokrasisindeki en güçlü yapı taşı askeriyedir. Askeriye iktidar olgusunun merkezinde yer alan güç, nüfuz ve velayetin, yani otoriteye malik ve sahip olmanın en somut birimidir; çünkü ürkütücü, caydırıcı ve tahrip edici mekanizmaya, yani silaha sahip olandır. Bu büyük bir avantaj olmakla beraber, bunun sevk ve idaresi, her zaman dezavantaja dönüştürülebilecek avantajlı konumu muhafaza için çok daha önemli ve ön plandadır. Bunun için her ne kadar kendi bürokrasisi de olan askeri kurum, kendi içinde olabildiğince muktedir bir merkeze ve daha da mühimi geniş tabanlı bir yapı olan kendi dışındaki bürokrasinin de güçlü desteğine muhtaçtır. Bunun sağlanamaması, askeri gücü eksik ve etkisiz kılar. Türkiye’de silahlı kuvvetlerin iktidarı ele geçirmesi ve onun üzerinde her zaman sallanan bir sarkaç olması (proteryen özelliği), ancak bürokratik mekanizmaların ve sözde bazı sivillerin (!) omuz vermesiyle sağlanabilmiştir. Yoksa dünyanın hiçbir yerinde tek başına bir ordunun iç dinamiklerin şekillendiricisi olabilmesi ya da kendisi üzerindeki dış dinamiklerin etkisini idare edebilmesi mümkün değildir.
Politik toplum gayesine odaklanan ve bunu neredeyse yegâne odak hedef olarak gören sivil toplum girişimleri, karşılarında bölünmeye rıza göstermeyecek bir iktidar bulacaklardır. Sivil girişim, sivil anlayışı ve bunun üzerinden oluşturulan sivil nitelikli örgütlerin oluşturulması yönünde çaba gösterir. Ama diğer yandan şu realite asla unutulmamalıdır: Farklı düşüncelerin uygulamaya aktarımı, bireyin düşünsel ve edimsel gelişiminin engellenmemesine bağlıdır. Ancak,  Türkiye deki merkeziyetçilikten beslenen siyasal yönetim ile mevcut üretim ilişkilerinin çakışmasının ürünü olan hantal bürokrasi sivil nitelikteki örgütlenmelerin önünü kesen en önemli etkendir. Gerçi, ülkemiz, Küçükömer’in son derece isabetli tespitiyle,  büyük bir imparatorluğun merkezi siyasal yönetiminin geleneği üzerinden hareketle, düşük yoğunluklu da olsa mevcut üretim ilişkilerinin çakışmasında; yani, bürokrasinin etkisinde halen kalmayı sürdürdüğü için sivil toplum ihtiyacını ve arzusunu tam olarak gerçekleştirememiştir.



18 Haziran 2014 Çarşamba

İş’in Teorisi – 6/5: Birey ve Benlik Problemi – Değişim mi, Farklılaşma mı?

Garip mi yoksa olağan mı; olması gerekenin olması hangisidir? Çok az, nadiren ya da “oldukça sıra dışı” olarak nitelendirebiliriz, ama öyle değil. Hatta sıradan, öyleyse olağan mı; belki ama aynı zamanda garip. Fakat buradaki garip olma hali ile kastedilen aslında tuhaf olandır. Gariplik, tuhaflıktan daha farklı bir halin adlandırılması. İnsanın bireye ve bir sonraki aşamada bireyselleşmeye doğru hareketi, oradan bireyciliğe uzanışı tuhaf. Garip olan insanın olgunluğa uzanışı, istemli veya istemsiz. Bireycilik bazen ayarlanan, bazen ise adeta dörtnala uçan etken bir oluş; ancak bazı durumlarda edilgenliği fark edilen bir oluş. Edilgenliği incinmededir, kırılganlığında ve kendini faş eden çaresizliğinde; bu düşüş ve çöküş bazısına rahmet tokadı, bazısına ise azdırıcı afrodizyaktır. Bazısını mahzun eder, bazısını ise kışkırtır, şımarıklaştırır ve sonuçta coşku ile kibre iter. Kibir zulmetmenin ana kaynağıdır, acı vermenin ve mazlum etmenin; her insan küçük âlemdir ve zalim âlemi mazlum eder. Mazlumun acısı, zalim için kibrinin şişmesi ve sonunda paramparça olmasıdır. Bireyciliğin sürüklediği bencillik, kibir ve zulüm olarak tezahür eder. Bu hal de eninde sonunda sıradanlığa mahkûm olduğundan, zalim ve mazlum ve az sayıda insan dışında zulüm de olağanlaşır: Kahreden sıradanlaşma tuzak içre tuzak, azma üstüne azmaktır. Firavunlaşmaktır, taraftarları ve takipçileri ile birlikte. Şu çok bahsedilen liderlik olgusunun karanlık yüzünün en bariz ortaya çıktığı ahval, zalimliğin vukuudur. Şu dünyada canı yanan insanın, hayvanın, bitkinin ve bilumum canlının haddi hesabı yoktur. Bazı yerlerde savaş, her türden kirlilik, bazı yerlerde baskı, ötekileştirme, korku, katliam, sömürü: Travmanın olağanlığı. Bireyi duyarsızlaştıran tam da burasıdır, nefsindeki sıradanlık duygusunda; bu sarsıntı oluşturanı da adeta maruz kılar. Bireyciliğin bize getirisi olan maruz olma hali aynı zamanda götürüsüdür. Gelenin götürülmesi, insan olmanın onurunda yatanı silip süpüren ve yakıcı sefilliğe sürükleyen, bireyciliğin kucağına oturmaktır.
            Son 30-35 yılın moda ve gündemde kalmayı başaran sihirli sözcüklerinin başında gelen “değişim” kelimesi, uzun vadedeki gelişimine şöyle bir göz attığımızda sözcüğün içeriğinde yer alan bir mananın tezahürüdür de aynı zamanda: Farklılaşmanın, adı üzerinde farklı bir şeye dönüşmenin. Nihayet birey olmanın bize sağladığı özelliklerden biri, semantiğin de tasdikleyeceği bir oluşu ortaya koyar kendimizde. İçinden geçme imkânının bizlere sunduğu muhteşem (!) oluş serüveni: Bir şeyden daha değişik, farklı bir şeye doğru yolcuğun macerası. İşte insan böylesine müthiş, iç içe geçmiş dünyaların âlemindedir; imkânlar âleminin. Neredeyse düşünülen, hayal edilen hemen her şeyin gerçeklik elde edebileceği bir âlem; âlem-i imkân. Bilincinde olarak veya olmayarak bireycileşen varlığın ayrımına varabileceği bir gerçekliktir bu. Maddi tarafı ağır bassa da mana yönü de kuvvetlidir âlem-i imkânın. İyi veya şer ya da ikisinin ayırt edilemeyeceği bir durum-ortam. Algının ve anlamanın veya kavrayıp, içselleştirmenin zihinselimize sundukları nasıl farklı kademelerde oluyorlarsa, insandan bireyciye uzanan süreçler de öylesine farklı katmanlarda cereyan eder. Her bir kademe veya katman kendine özgü bir dünyadır, istediğiniz gibi sistematiğe bağlayabilirsiniz bunu. Sistematiğin taşıyacağı problemler, kategorizasyona veya standardizasyona göre çok daha az olacaktır. Sistematiğin ortamı bireyde, diğerlerininki ise kademeli olarak bireyselleşmede ve bireycilikte zuhur eder.  Dikkat edilecek olursa, kategorizasyon ve standardizasyon buyurgandırlar, bireycilik gibi. Ara aşama olan bireyselleşme ise dilimizdeki mülayimlik hali ile yakınlık içindedir; ama riskli bir çizgidedir: Ya olgunlaşmanın yönlendireceği insan-ı kâmile veya bencilleşmenin baskın olduğu bireyciliğe uzanan kavşak alanıdır. Ve bu alanda yön tabelası yoktur. İşte âlem-i imkânın bir özelliği de budur, insana yol gösterilmez. İnsana yol göstermemesi, imkânların özgürlüğü sunduğu duygusunun yarattığı duruma bağlı olarak öyle sandırmasıdır. Az biraz derin düşünen insan, bu âlem-i imkânın asli özgürlüğe vurulmuş prangalar olduğunu anlayabilir: Hep imkânlara odaklanmak ve onlara inanmak, onları beklemek ve geldiğinde kullanmak. İmkânlar fırsatlardır, iyi veya kötüye yelken açtıracak vesileler. Seçim kişinindir. Ya sürekli onların esiri olacaktır ya da özgürlüğün aslını sorgulayacaktır. İnsana yaşamında eşlik eden en tehlikeli edim yetilerinden biri fırsata olan düşkünlüğü, bu hususta müptelalığa varan tutkusudur. Hele bunlar birer merdiven olarak onu imkân mertebesine çıkarmışsa ve bir de üstüne üstlük bu mertebe makam olmuşsa tehlike katlanarak artmıştır. Olgunlaşmanın yolunda yürüyen insan ise fırsatlara ve imkânlara karşı mesafeli durandır, onların başına ne çoraplar örebileceğini kestirir. İmkânlar özündeki hakikat itibariyle sınırlı olmanın işaretidir, yani cehennemin. Cennette ise imkânlara gereksinim duyulmaz, zira cennet kodlamalardan beridir.
Kapitalist sistemin en belirgin özelliklerinden biri fırsatları, imkânları olabilecek en uygun biçimde kullanmaktır, hatta suyunu çıkarmaktır. Kapitalizm iktisadın doz aşımına tabi tutulmasıdır. Özellikle 20. asrın son çeyreği ile birlikte politikanın parayı da metalaştırılması ve kendisiyle mübadele edilmesi imkânı, gelişen bilişim teknolojisinin de bireyciliğe olan desteği ile bireycileşen insan, o muhteşem kâşifliğiyle finans kapitalist sistemi bu denli kuşatıcı kılmıştır. Aslında finans kapital binlerce yıldır mevcuttur ve başlıca enstrümanı faiz iken, son kırk yılda çeşitli spekülatif araçlarla imkanları daha da artmış ve günümüzde bir yandan vahşiliği, diğer yandan çökertici etkileriyle insanların baş belası olmuştur. Fikret Başkaya’nın tabiriyle kapitalizm, artık ekonomi adını almıştır ve bizi sarmalayan da budur: Zulmün ve vahşetin sarmalı. Absürt olan ise şudur: Her şey bir yana, son derece basit bir deyişle; sadece açlık, aşırı dengesiz gelir dağılımı (günümüzde 1,5 milyon kat gibi anormal fark), yolsuzluklar, anormal maddi-manevi-mental sömürüyü misal göstermemiz hal-i pür melalimizi göstermek açısından yeter de artar. Zırva tevil götürmez.
Bireyciliğin tezahür etmesi sadece kapital ve servet birikimini gerektirmez, burada örneklenmesi İş’in alanına dair olmasındandır. Ama diğer yandan aynı şekilde çalışanlar arasında da hastalık tablosunun (sendromun) tezahürü görülür; zira bireycilik insani ben’den kaynağını alır ve çok karmaşıktan en basite değin yansıma ve edimde bulunma kabiliyetine haizdir. Dünyada taze umutlarla kurulan yaklaşık her 5 şirketten 3 tanesi ilk 5 yıl içinde, baskın bireyci özelliklere haiz üst düzey yöneticiler veya iş sahipleri sayesinde kepenk indirmek zorunda kalmaktadır ki, egonun maruz kaldığı narsisizm illeti bunun başlıca tetikçisidir.
            Bu hastalıktan mustarip olanların şifa bulması, ancak benliğin bu sonuca geliş sürecini, kısırlaşan döngüyü tersine çevirmekle veya tamamen kırmakla mümkün olabilmektedir. Ancak bu da çok zahmetli ve acı verici bir işlemler dizininin uygulanmasını elzem kılmakta, bu da bireyin yeni korkular, panikler, gerilimler ve başka zorluklar sebebiyle tedaviden uzaklaşmasına, deyim yerindeyse kaçmasına gerekçe olmaktadır. Bu kişiler aynı sistem ve düzen içinde çalışmaya devam ettikleri süre içinde kendilerine verdikleri sinsi zararın yanı sıra, diğer çalışanları da zehirlemektedirler. Açık bireyci davranış modellerine ilaveten örtülü olanı da vardır ki, bunu “namert yöntem” olarak adlandırıyorum. Bu yöntemin günlük yaşamdaki tezahürü, sinsilik, üç maymunu oynamak ve top dolaştırmadır. Bu yöntemin diğer bir adı riyakârlıktır: Öz sağaltım ve kişinin kendini avutması. Yaşamdaki belirimi ilişkileri donuklaştırma vasıtasıyla kural dışı kurnazlıkları sorumluluklardan kaçmak ve pratiği problemlerle dolu şişirilen ve diğerlerine pompalanan, ama süreklilik arz eden “Kurum Kültürü, Müşteri İlişkileri ve Memnuniyeti, Liderlik, bir takım Zekâ Türleri, Toplam Kalite Yönetimi, Marka Değeri, Kurum(sal)laşma vb.” gibi yapmacık kavramlardır.
            Benlik probleminde odaktaki mevhum benlik sevgisidir. Buna bağlı olarak gelişen ihtirasın; üstünlük kompleksi (ücub), hasetlik, doyumsuzluk ve haz düşkünlüğü, paranoya, mutlaklaştırılmak istenen gücün devşirilmesi ve diğerlerini sevememe gibi kendini tatmine yönelik hasletleri oluşturması benliğin aşırılaşmasıdır. Yoksa Prof. Dr. Rasim Adasal’ın da belirttiği gibi, “…aslında bir şey olmak ve sivrilmek arzusu insana ait bir özelliktir. Normal olarak ihtiras insana içinde yaşadığı toplumda kendini göstermek, isim yapmak, başkalarını geçmek ve itibar kazanmak çabasını kamçılar.” Ancak bunda dahi bireyin, kendisi olarak addettiklerini bir şeylerle özdeşleştirmesinin farkına varamaması, dengelenmiş ihtirası riskli kılar.

            Şu ya da bu şekilde bireyselleşme aşamasına gelmiş olan insanın, üstlendiği sorumluluğu ve kendisine yüklenen emaneti iyi irdelemesi ve tahlil etmesi, bunu müteakip uyanık durması içine düşme riski son derece yüksek olan benlik problemine karşı alınacak çok önemli bir önlemdir. Aksi takdirde, bireycilik sarmalından afiyetle çıkış çok zor olacaktır.  

17 Aralık 2013 Salı

İş’in Teorisi – 6/4: Birey ve Benlik Problemi


“Etiğini gözetmeden isyan eden insan, en önce nisyan ile maluldür.”

İnsanın bütünlük karakterini, fıtratındaki enerji vasıtasıyla yaşamı araç kılarak zihinselin ürettiği bilişsel kabiliyeti ve becerileri parçalara (algılama, okuma, anlama, kavrama, öğrenme, hatırlama, tahayyül etme, fanteziler türetme ya da düşünmenin formları “düşünüp taşınmak, seçmek, karar vermek, niyet oluşturmak ve planlamak, stratejiler oluşturmak ve izlemek, önceden görmek ve kestirmek, tahmin-takdir etmek, belirlemek, ağırlık vermek, muayene-kontrol ve teftiş etmek, gözlemlemek-izlemek, gözetmek, denetlemek, uyanıklık ve farkındalık, yoğunlaşma, odaklanma ve hatta para-psikolojik hipnozdan trans hallerine kadar uzanan ‘derin uyanıklık ve zihinsel soğukkanlılık’ gibi bölünmüş bilinç-dimağ durumsallıkları) ayırma benliğin birey üzerinden bireyciliğe uzanan serüveninin diğer bir yansımasıdır. Bunun diğer bir okuması, bireyin kendi düşüncesinden hareketle, öznelin nesnelleştirilmesi olarak, kısmen de olsa sosyalleşmenin göbeğine oturtulan nesnel kılıklı öznel(ci)liğe meyletmesi ve bunu yaşamda gerçekleştirebilmesidir. Bu mefhum, insan ilişkilerinde açık ve/veya gizli baskı ve sömürü-zulüm ile tecelli eder. Tarihsel gelişimde “terbiye” edilmemiş üretim kaynaklı ilişkiler içinde, İş’in çerçevelenmesinde bu tecelli adeta ‘eşyanın tabiatına’ uygun bir hal almıştır. Öyle ki günümüzde “asgari ücret” isimlendirilmesi altında iş’in değeri devlet erki ile “biçilmektedir”. Bu öylesine çelişkili bir değer biçmedir ki, masa başında yapılan 8 saat süreli hafif bir iş ile bir maden ocağında yapılan son derece ağır-tehlikeli ve gayrisıhhi 12 saatlik işin değeri çok rahatlıkla eşitlenebilir. Asıl ilginç ve tuhaf olan değerlemenin ücretlendirme zaviyesinden yapılmasıdır. Benliğin “İş”e dair en acımasız problemlerinden biri bu sakil, çirkin ve gayri medeni bakış açısıdır. Genel ekonomiden, sektörele ve dahi işletmelere-şirketlere değin uzanan bu berbat zihniyet, diğer yandan gösterişli fiziki kütleleri ve sözde hümanist yaklaşımları ile sömürünün abidesinin dışını insan hakları (bunun bir de temel olarak adlandırılanı var!), kalite sistemleri, sosyal haklar ve aksiyonlar, eğitim, bilimsellik vs. riyakâr kılıflar ile süsler. Bir uçta kuantumun bilmem nesi, diğer uçta kaynağa indirgenen insan evladı, diğer bir yanda çevre hassasiyeti olarak “pompalanan ve gazlanan” olgu ile aslında insandan soyutlanan en doğal bütünselimiz, enaniyetimizin insancılık komedyası ile darmadağın edilmektedir. Bu durumda abandone olan insan evladı, havucun ardında koşulan tavşan misali edilir. Evet, edilir; edilgenleştirilir. İnsanın edilgenliği, yabancılaşması ve zamanla tek boyutlu suretlere bürünmesi, asliyeti ve ondan beslenen özellik ve özgünlüklerini ve de bu bağlamda öz(ü)gürlüğünü unutmasıdır.

            İnsanda tezahür eden drama, kendini afak ve enfüs ile parçalayıp, her iki halde de oluşturduğu ötekilere nazaran kendini tanımlamasıdır. Kendindeki birliği unutan, hatırlatıldığında inanmayıp uzaklaşan insan, idrakinin dışında olduğunu varsaydığı yabancılaşma problemini, bu ön kabul devam ettiği müddetçe tanıyamayacak, hatta çoğunlukla böyle bir şeyin olup olmadığını fark etmeyecektir. Yeni zamanların “farkındalık” modası tam da bu nedenle metaya yoğunlaşmıştır. Meta içselleştirilendir aynı zamanda. Bu böyle olduğu sürece de yabancılaşma ve güçleşen boyutları insan idrakinin dışında kalacaktır. Sorunu içinden çıkılmaz kılan etkenlerin başında da bu gelmektedir. İnsanın haiz olduğu asli kabiliyetin, yani kesret içindeki birliğini fark edememesi, paradoksal olarak onun zihinsel işlevlerini tek boyutluluğa sürükleyecektir: Yani yabancılaşmasına.

            İş’in teorisi, insan emeğinin baskın olarak tek boyutlu ele alınmasına işaret eder. Bu boyut emeğin, ağırlıklı olarak ücrete endekslenerek değerlemesidir. Bu başlı başına adil olmadığı gibi, bizatihi bu değerlemenin kapitalin gösterdiği performansa –kapitalin emeğine- göre adaletsizliği de aşarak zulüm haline dönüştürülmesidir. Kapitalin kendi ürettiği emeği de para ile değerleyerek ölçmesi, paranın değerli madenden kağıda evirilmesine değin süren “insan zekasının hokkabazlık-üçkağıt (acaba hangi zeka türü –duygusal, ruhsal veya ???- ile bunu becermiştir!)” serüveni nihayetinde, metanın elde edilmesinde mübadele aracı olan parayı bizzat meta, hatta daha da ileri giderek kağıt, plastik ve her türden sanal bir nemenem’e  dönüştürmeyi becermiştir. Nemenemden kasıt her halde garabettir; nasıl ki bilgi çağı olarak adlandırılan periyot büyünün, falcılığın, bir takım post modern metafizik, mistik cazibe suretlerinin ve türettiği bilgi yığınlarının çağı olmaya başladı ise… Ve dahi bu dönemin artık sözde bilgelik çağı olacağından dem vurulsa da; çok şükür buna dair işaretlerin okumasını yapan akl-ı selim bazı insanlar, gelenin bilgelik değil, daha da ustalaşmış tilkilik (tilkiden özür ile) çağı olduğunu fark etmişler ve uyarılarını yapmaktadırlar. Dinleyene gerçekten aşk olsun: Bilgeler iyi atlara bindiler ve gittiler. Meydan tilkilerindir artık. İnsan evladının enaniyet-benlikten başlayan macerası haklı nedenlerle bireyleşmeye yönelmiş iken, doyumsuzluk ve bencillik baskın bir biçimde galebe çalmış, birey bireyciye dönüşmüştür. Bu düzeye erişmiş canlı türünün sınırları tanıması, haddini bilmesi ve edep ile ahlakı şiar edinmesi çok zordur. Tümü birer yitik mesabesindedir artık. İnsan evladına bahşedilen en değerli armağanlardan biri olan iş ve aksiyonu çalışmak kirletilmiştir. Zira karşısına çıkarılan neredeyse yegane önemli değerleme enstrümanı ücretleme, yani paradır. İnsanın en lüzumlu sorgulaması varoluş, bırakın alt sıralara geriletilmiş olmayı, çoktan bir alt lige küme-düşmüştür. Her insan bilmelidir ki, kendini sorgulamadığı sürece gerek eylemleri gerek üretime dair fikir ve çıkarımları etiğin derinliği ile hemhal olamayacaktır. Etik ile hemhal olamayan “şeyler” ise tükenip yokluğa gömülmeye mecburlardır.   

 

29 Kasım 2013 Cuma

İş’in Teorisi – 6/3: Birey ve Benlik Problemi

Bireyi belirleyen benliğin durumudur. Bireyin gelişimi, benliğin seyri, evirilmesi (tekâmülü) ile paralellik arz eder. Benliğin aktif olmadığı birey akli, hissi ve genel anlamda zihinsel açıdan mükellefiyetten beridir, muaftır. Bu halde herhangi bir biçimde ahlaki yüklenim, dolayısıyla yetkinlikten söz edilemese de, insani fonksiyonlardan tamamen ayrılık, yani en başta haklardan mahrumiyet söz konusu değildir. Zira beden en azından organizma olarak muhtaçtır. Dikkat edilirse “benliğin oluşmadığı değil, aktif olmadığı” söz konusudur burada; zihinsel engelli olarak nitelendirilen bir insanda benliğin durumu, engelsizden aktivite dışında kesinlikle farklı veya ayrıcalıklı değildir. Asıl ayrıcalıklı olan engellinin durumudur. Normal bir seyir içinde bu ayrıcalık engelsiz kişi açısından pozitif yüklemli olmalıdır. Bunu kavramak ve uygulamak “boyun borcu”dur. Çıkarım olarak; benliğin durumunun bireyi belirlemekte, bireyin de haklar, sorumluluklar ve yetkinlikler ile donatıldığını ve bunların etkileşim içinde olduklarını; bundan hareketle etkileşimin odağında zihinsel işlevin oluşturuculuğunun, yani zihnin, gerek benliğin gerekse buna bağlı olarak bireyin gelişimi ve konumlanmasında öncel derecede belirleyici ve insana has bir varlık ya da “şey” olduğunu varsayabiliriz. Buna göre; zihnin, benlik ile bağlantısı sorgulanabilirlik aşamasına erişir. Bu noktada veya daha önce “zihin” olarak adlandırılanın ne olduğu ve burada onunla kastedilenin kavramsal çerçevesini belirtim elzemdir.
 
Gerek Türkçede gerekse diğer dillerde zihin dendiğinde anlaşılan nedir? Ortak nokta, zihin sözcüğü birliğe dayalı, tek ve bütünsel anlamlı içeriğe haiz olmamakla birlikte, sözcük umumiyetle tarihsel gelişime bağlı olarak felsefe, teoloji, psikoloji ve günlük dilde/bilgide, hatta bilim teorisinde farklı anlamalara, kullanımlara haizdir. Ayrıntıya girmeden bizim burada zihin ile işaret ettiğimiz, insanın bilişsel yetenekleri ve özelliklerinden hareketle bilhassa düşünme ve tefekkür ile bunların ürettiklerini, somuttan-deneyimden beslenmesinin yanı sıra soyuta ve bunların arasında gidip-gelen türetimlere ilişkin olanları –soyut, somut ve ikisinden de sentezlenen basitten karmaşığa olan bağlamda- çevreleyen, aynı zamanda çevrelenen varlık ya da “şey” olduğunu vurgulamamızdır. Özellikle 19. Yy.dan itibaren yozlaştırılan, yapısalcılığın (pozitivizm) dogmatik duruşuyla zihinsel yolsuzluğa uğratılan ve yeni zamanlarda post modernist yaklaşımlarla adeta sırf bilime karşı yüceltilen “saçma metafiziğin” kaynaklık ettiği değil (bu bir aşağılama değil, post modernin zamanla oluşan küçümseyici diline karşı abartılan bir deyiştir); özgün felsefi üretim ve birikimi sağlayan esnek ve eleştiriye açık felsefi yapılanmayı ve onun ürettiği bilim öğretilerinin ve teorilerinin dayandığı, aynı zamanda kendisinden başka her türlü farklılığı kabul eden ve özsaygısı ile onlara da saygıyla beslenen zihinden söz etmekteyiz. Hele ki sıklıkla -dini teolijinin başlıklarından olan ve- Türkçede ve bazı diğer dillerde de nedense (soyut benzeşme?) “ruh” kelimesi ile özdeşleştirilen kavramsallaştırmadan tamamen ayrı bir olgudan bahsetmekteyiz “zihin” kavramı ile. Zihin tasvir, tarif, anlama-kavrama, anlamlandırma, öğrenme, açıklama ve tekrar sunma, yönlendirme ve öğretme gibi boyutlarla donandığı gibi, hatırlama diye adlandıracağımız muhteşem işlevin karmaşık bir araçlar sistemidir. Bu sistem, beyin, zekâ, akıl ve hatta belli bir ölçüde sezgi-keşif olarak çevrelediğimiz mefhumlarla bağlantıda olduğu için, bunlar arasındaki etkileşim de son derece karmaşık ve çok sayıda varsayımsallığa müsaittir. Ancak, anılan mefhumlar ile ilgili yapılan saptamalar; örneğin beyine ilişkin araştırmalar ve bunlardan yapılan çıkarımların dayanağı deneyler, gözlemler ve izlemeler henüz yetersiz ve tartışmalı olduğundan, halen alan hâkimiyeti soyutundur. Maddi olana mal edebilme çabaları yetersiz kaldığından, materinin anlam, içerik ve kapsama sahası defalarca revize edilmiştir; öyle ki enerji madde kavramına içkin kılınmıştır. İdeoloji ve buna bağlı dogmatik, doktrin tutkusunun kolaycılığı ve hazinliği burada da zuhur etmiştir. Bizim burada zihin kelimesini kullanmamız, ağırlıklı olarak felsefe ile olan bağlantısına dayanmaktadır. Felsefeden kastımız ise, felsefe (philosophia) sözcüğünün etimolojik anlamı olan “hikmet-sevgisi”dir.

Benliğin biçimlenme alanı maddeden zihinsele değin kapsayıcıdır. Zihinselin işlevi insan için üst düzeyde belirleyicidir. Yetenekler inkâr edilemez, ancak zihinle olan bağıntı zayıf ise körelirler. Zihnin, düşünme, bilinç, tecrübe, donanım, yetkinlik, araştırma vb. birçok özellikler üzerindeki etkinliği, bunların ve böylelikle benliğin gelişimindeki rolü yadsınamaz. Ama burada asli soru bunlardaki gelişimin geri dönüşümsel tesirinin ne olduğu; daha doğru bir deyişle zihine herhangi bir katkısının olup olmadığı ve daha önemlisi katkının kalitesi ile zihinde genleşme-genişleme sağlayıp sağlayamadığıdır. Anlama ve kavramaya ilişkin iyileşme veya zihnin çabuk işlerlik kazanmasının yanı sıra daha fazla ve çeşitli, etkin bakış açılarının kazanımı zihnin durumsallığı açısından birer göstergedir. Tüm bu oluşların değeri küçümsenemez. Ancak, benliğin gelişimi ve durumuna ilişkin zihnin işlevselliği bireyin durumu açısından daha önemlidir. Zihnin özgür ve titiz fonksiyonu, bireyin de o ölçüde ve izafi –bu bağlamda görecelik tipik anlayıştaki düşünmedeki kısmi savrulmayı ve buna bağlı izafiyetçiliği kast etmez; maksat çeşitliliğin-zenginliğin vurgulanmasıdır- olarak öz(ü)gürlüğünü, bağımlılığa karşı tavrını, hareket sahasını, gelişimini, karakteristiğini ve özellikli sıfatsal kalitesini belirler. Bireyin bireyleşme yolundaki köprüsü bunlardan oluşur ve bunların seviyesi görece de olsa bireyselliğin biçimlenimini belirler. Zihnin benlik üzerindeki formasyonu, önce bireyleşmeyi ve bunu müteakip bireyselleşmeyi içeren entegrasyon süreçlerini kapsar. Fakat diğer yandan benlik de aynı prosesin içindedir, yani bireyselliğe yol alan insanın benliği de aynı gidişata mündemiçtir. Bu nedenle, iki oluşumun ayırt edilmesi zordur ve bizler insana dair konuşurken onun kişiliğinden söz ederiz; kişilik-kişisellik olarak nitelediğimiz aslında benlik ve bireyselliğin yekpare hale getirilmesidir. Ancak, özünde bu tümlük bir sistem olarak benliğe özgüdür ve bir sistem olarak benliğin durumu, seviyesi onu sarmalayan sistemlere ve kendine özgü unsurlara bağımlıdır. Benlik yaşayan ve varoluş izafe edilen, en başta yaşamaya, varolmaya ve buna ısrarla devam etmeye son derece bağımlı, madde ve mana yönü bulunan “şey”dir. Benliği “şey” olarak nitelememiz soyutluğunun ağırlığından, somutunun ise tezahürde yansımasından, görünürlüğündendir. Benliği “şey” düzeyinden varlıksalıma/mevcudiyete taşıyan sırasıyla bireyleşme ve kısmen bireyselleşme olup, toplum içinde karşılığı ‘birey olma’dır.

Bir anlamda bağımlılığın göreli azaltılması, özellik-bütünsellik hissine paralel oluşan bireyleşmenin seviyesi, bireyselliğin erişimini gösterir. Yani, her sistemin bireysellik derecesi onu kapsayan sistem ve onun unsurlarına bağlı olarak belirlenir. İnsan açısından anlaşılabilir, tolere edilebilir düzey bireysellikte kalabilmesidir. Ancak, insanın tüm bir yaşam içindeki uyumlanma ve bütünleşme sürecinde sistematik olarak bireysellik derecesi artar, fakat aynı zamanda ters orantılı olarak insanı gerçek anlamda insan yapacak olan sistematik öğeler, enaniyetin-benmerkezciliğin etkisi ile zayıflamaya meyillidir. Bu aşamadan sonra, insanın sorgulaması gereken bireyselliğin neye dönüşebileceğidir? Bu yapılmaz ise, bir sonraki aşama bireyselliğin “tamlanması-mutlaklaştırılması-yegâneleştirilmesi”, yani bireyciliktir (individualism). Bu safha barındırdığı riskler ile insan için ya kemalâta ya da zıttı cehâlete yönlendiricidir. Maalesef sıklıkla yaşanan bireyci kişinin içine sürüklendiği enaniyetin zindanıdır ki, halk arasında bencillik olarak adlandırılır.

Benliğin birey üzerinden bireyselliği ve oradan bireyciliği oluşturma kabiliyeti, insanın ayrılmaz niteliği ve sınırlı ürünü “kütle’yi” veya İbn Haldun’un kavramsallaştırdığı “asabiyye’yi”, günümüzdeki modernist tabirle cemaatları-cemiyetleri, çeşitli sıfatlarla nitelik kazandırdığımız toplulukları, müteakiben toplumu, yani neticede bireyciliğin çeşitli formlarını adeta yaratır. Bu yaratım temelde günümüzdeki modern devleti de ortaya çıkarandır. Dayanağı milliyet-çiliğe, bu demden de “milli çıkardan (national interest)” güvenlik ve “kendini zorla kabul ettirme (self-assertion)” ve dahi bunun için tüm araçları meşru kılan “devletin asli nedenine (Fr. raison d'État, İng. reason of the State)” değin uzanır. Velhasıl, en küçük örgütten devasa organizasyonlara, aygıtların mekanizmaları ve sistemsel çıkarımlarının tohumu-çekirdeğinde benliğin aktivitesini okumamız mümkündür. Ama bu okumanın derinliği, samimi olarak anlamayı koşullar ve kendisi ile gerek modernist yüzeysellik gerekse post modernist izafiyet anlayışının veya her ikisinin analitik bakış açılarını “yegâne” haline getiren yaklaşım, diğer bir deyişle “ideolojik dogmatizm” ve/veya “kısır pozitivizm/olguculuk” arasına en baştan mesafe koyar. Okumamızın dayanağı, aklın eleştirel potansiyeli ile insanileşmenin akıl ve gönül dengesini önceller.

         

12 Ağustos 2013 Pazartesi

İş’in Teorisi – 6/2: Birey ve Benlik Problemi


“Ben’in çıplaklaştırılması” bireyin gündemine alması gereken bir aksiyondur. Giydiğimiz yığınla elbisenin şişirdiği ve ağırlaştırdığı egomuz, yavaş ve sinsi bir biçimde yol açtığı hantallığımızı sürekli besler. Bu denli hantal bir benlik, kendinde oluşan rehavetin meydana getirdiği hal içinde meşguliyetin esiridir; kendisi ile olan uğraşın içinde. Hem meşguliyet hem de rehavet, garip ve paradoksal olan; rehavetin mıymıntılık, sünepelik, bıkkınlık vb. özelliklerini bilmeyen için doğal olarak alelacayipliğe yol açmasıdır. Rehavetin bu türden özellikleri kişinin (hiper)aktivitesi nedeniyle ona yönelik olarak hissedilmez; ama önemli olan da bu değildir zaten. Aslolan dışında addettiği yaşama karşı olan rehavettir ki, bu hal enaniyetin sarmaladığı bireyin merkez figür olarak sadece “bakmak” düzeyinde olmasındandır. Zira çarpık öğretimi, sorgulamaya açık olan eğitimine galebe çalmıştır.

 Çalışma hayatının içinde olanlar açısından kendilerine ayna olabilecek ilk imkân alanı çevreleridir. Çalışanlara âcizane tavsiyem; çevrelerine dikkatlice baksınlar, diğer çalışanları izlesinler ve “görmeye” çalışsınlar; meşguliyet içinde telaşla koşuşturan, düşünür gibi olan ve bazen bıkkın bir halde şikâyet eden azımsanmayacak sayıda insanın bu hal içinde sürüklendiğini fark edeceklerdir. Ve bunlara sorulduğunda alınacak cevap “çok yoğun oldukları, vakit bulamadıkları ve hatta bezdikleri” olacaktır. Böyle olunca, kişinin gerçek anlamda kendine yöneltmesi gereken sual şudur: Çalışma hayatım meşguliyetlerle mi, yoksa rasyonel işlerle mi örülüdür veya çevrilidir, kendimi tüketiyor muyum, yoksa gerçek çözüm ve sonuçlar içeren üretime yönelik olarak mı çalışıyorum? Yaptığım işin maddi-manevi kalite düzeyi nedir? Çalışmam anlam ve yarar üretiyor mu, yani reel anlamda değer oluşturuyor muyum? Ve daha başka “ne’ler, nasıl’lar ve niçin’ler”… Belki daha da önemli olan kişisel sorgulamamız, bu denli meşguliyetin ve yoğunluğun insanlığımızı ne hale getirdiği üzerine olmalıdır!

 Yaptığımız iş ne olursa olsun, insan oluşumuzun çalışmaya yönelik tarafı üzerine sorgulama ve bunun sonucunda ulaşılan çıkarsamaların kritiğini yapmadan çalışmanın özünü ortaya koyamayız. Çalışmanın odağında, bilgi, işler, metotlar, yapılanmalar, araçlar ve üretim vb. varsayımsal anasırlar bulunur. Tabiidir ki bunların niteliği önemlidir, niceliği ikinci planda kalır. Bunların haricinde üstte tüm bunlardan aşkın bir konuma sahip olan birey ve onun ayrılmaz, baskın varoluş kaynağı olan benlik yer alır. Birey (fert, Lat. individuum = bölünmeyen, tek olan şey) kendinde özgünlüğü barındıran teklik ile ifade ve vurgusunu bulur iken, benlik bireyin ne olduğu, ne olmak istediği ve çevresince nasıl tanındığı konularındaki bilincin seviyesini tayin ve temsil eder. Bireyin kelâmının temsildeki rolü tebliğ ile vücut bulur ve felsefi boyutta ise değerin sadece –belirli bir ölçüde de olsa- bir yönünü oluşturur (gerçi irfani boyut çok daha kıymetlidir, ama herkesin harcı değildir): Anlamın dillendirilmesini. Tamamlayıcı unsur temsilin kendisiyle, özgün olanıyla ilgilidir: Yaşam tarzı ile. Yani erinç ve erincin ne olduğu ve ne olması gerektiğinin farkına varılması ile. Bu noktada, insan için önemli olan, iki durum arasındaki farkı kavrayabilmekten geçer. Ancak, çoğunlukla bu hâsıl ol-a-madığı için iki ayrı pozisyon, birey ve benlik, değer oluşturma hususunda sentezlenerek bileşim haline gelir. Bu bileşim her ne kadar üstte konumlansa da asli öğeyi bu oluşturur; yani odakta yer alan anasırlar, asli unsur karşısında altyapısal suretlere dönüşürler. Zira bileşimin -bireyin ve benliğin- ortaklaşan aktivitesi, odaktakileri birebir belirler ve aktive olan bu bileşimin tecellileri olarak gerçeklik kazanırlar. Aslinin fark edilmemesi suretleri, unsurlar olarak değerlendirmemize yol açar. Bundan dolayıdır ki, çalışma yaşamında öne çıkartılan, önemli ve değerli sayılanlar bunlardır. Ve ilginçtir ki bunlar kişinin sömürüsüne dayalı olup, oluşturulan basit düzenek üzerinden garabet bir rekabet formatı sunarak bireyi, benliğinin kurbanı yaparlar. Çalışma hayatında günümüzün iş anlayışı, olabildiğince düşük maliyet, insan haklarının asgarileştirilmesi, statü karmaşası ile derin iş yapış farklılıkları ve “eleman çok” vb. dayanaklar üzerinde temellendirilmektedir. Emeğin en azından belirli, tatmin edici ve hakkaniyeti gözetici maddi karşılığı son derece dengesizleşmiştir. Her alandaki taşere iş gördürme yöntemi, yani alttakini çalıştırma yaygınlaşmış, bu usul maddi durumsallığın yanı sıra sosyo-psikolojik sorunları da oluşturmuştur. Her geçen gün sorunsal derinleştirmekte ve gerilim artmaktadır. Problemin adil ve gerçek çözümü yerine, mevzuya karşı normalleştirme, duyarsızlık ve “hale şükredilmesi” sloganı kestirip atma katılığını uygulamak çıkış yolu olarak sabitlenmiştir. Bu da vicdanın baskılanmasına ve iç yaşamın körleşmesine neden olmaktadır. Böyle bir körlükten “görme” ve edimini beklemek boşunadır. “… Kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitmeyen… Körcesine dalıp gitmiş olanlar işte böyleleridir… (Kuran, 7-179).” Böyle bir ortamda iş yaşamının normalizasyonu sağlanamaz. Oysa normalize edilememiş bir işyeri, yani insan ve onun oluşturduğu hakiki ve özgün değerler yerine kopyalanmış bazı lafları sarf eden – tüketen, harcayan- zihniyet taklitçidir. Böyle bir zihniyet uygulamada kendisi için fırsat kollayıcıdır.

Gerek birey ve benliğin anlam(lar)ının tam olarak kavranamaması gerekse asli ile suretin karmaşası, (suni) sentezi oluşturur ve sağlam kılar. Hal böyle olunca da birey ve benlik, bireyciliğe ve bencilliğe evirilerek belirleyiciler olarak yaşam bulurlar; baskın çıkarım ise enaniyettir. Enaniyet birey ve benliği eritir, karmaşık bir terkip zuhur eder. Böyle bir insan mükemmel donanımlara da sahip olsa karakter sunamaz. Karakter sunamayan insan için ise söylenecek fazla bir şey yoktur: “… Hayvan sürüsü gibidir bunlar; hayır hayır, doğru yolu kavramakta onlardan da aşağı… (Kuran, 7-179).”

 Enaniyet, kişinin kendisine müstakil bir benlik atfetmesi, hem kendi varlığını hem de etrafındakilerin varlığını Yaratan’ından bağımsız görmesi ve böylelikle davranışlarını, bakış açısını bu zihniyete göre düzenlemesi anlamına gelir. Enaniyet Arapçada, "ben" anlamına gelen "ene" kelimesinden türemiştir. Fiili yansıması farklı şekillerde, tarz koyucu özellikler olarak ortaya çıkabilir. Örneğin kibir bunlardan biridir. Bir insan kendisini dünyanın merkezi olarak görmeye başladığında, kısa sürede Allah'ın kendisine verdiği imkânlar ve özellikler doğrultusunda bir büyüklenme psikolojisi içine girer. Her zaman ve her durumda kendisini en ön planda, en üstün konumda görmeye ve göstermeye başlar. Tüm kazanımlarını tırnakları ile kazıyarak elde ettiğini sıklıkla vurgular. Böyle bir düşünceye sahip olan kimse, kendisine ilahlık vasfı veriyor demektir. Kendini üstün görmenin bir başka türü de gizli enaniyettir. Gizli enaniyete sahip kişiler, tavır olarak klasik enaniyetlilerden farklıdırlar. Aralarındaki en büyük fark, klasik olanın dışarıdan çok rahat fark edilebiliyor olması, fakat gizli enaniyete sahip olanların zaman zaman dışarıdan anlaşılmasının mümkün olmamasıdır. Örneğin sahte tevazu sayesinde…

         Enaniyet genleşmeye son derece müsait olduğundan karşıt önlem çabası olmazsa insanı benmerkezci bireye dönüştürür. Örneğin, günümüzde gündeme sıklıkla gelen ve olumsuz etkileri ön plana çıkarılan narsist insan tiplemesi şiş(iril)miş bir benlikten sorgulamaksızın ve sömürürcesine beslenen bireyin doğurduğu varlıktır. Bu varlık, başka biçimlere de bürünebilme potansiyeline sahiptir. Yapılan işler, ortamlar, savrulmalar olası formların oluşmasında ve aktif olmasında önemli rol oynarlar. Bunların belirgin yansımalarından birisi çelişkiler ve daha da zorlaştırıcısı tutarsızlıklardır. İnsan ve işe dair pek çok deneysel-sorgulamaya dayalı araştırmalarda ortaya çıkan netice nitelikli verilerde araştırmacının kafasını en fazla karıştıran hususların başında mantıki okumayı bloke eden bu nevi tutarsızlıkların yansımalarıdır. Bu yansımalar, çoğunlukla imkân kapsamı çok geniş ilgileşim alanları oluşturur ve araştırmacı açısından şüphelere yol açar. Araştırmacıya ilave çalışma gerektiren bu durum bazen bıktırıcı dahi olabilir. Aynı, yüksek düzeyli enaniyetin oluşturduğu bıktırıcılık ve can sıkıcılık gibi. Birey ve benliğin kritiğini rasyonel ve kapsamlı bir şekilde, sadece dışında değil içinde de yer alarak –mekânı ve zamanı iyi okuyarak- irdelemeyen hiçbir sistem bu oluşumunu yeterince anlayamaz, anlamlandıramaz ve oluşacak ortamı dengeleyemez. 

            İş, birey ve benlik içinde etkin olmadan, insani bilinç düzeylerinde gerçekleşemez. İnsan yerine onun yaptığı aletlerin gerçekleşmede oynadığı rol yine insan üretiminin bilinç alanına dâhildir –her ne kadar çabuk unutulup, insan yaptığı aletin aracı haline dönüşse de-; hatta bunların dışında oluşan vakalar, oluşlar ve prosesler de birey ve benliğin bunlarla karşılıklı kuşatımına mündemiçtirler. İnsanın mühendisliğe ilişkin tarafı, birey oluşuna izafeten edimlerinin altyapısını oluşturur, benlik açısından ise özdeşleşebileceği bir etikettir. Ama benlik bu etiketi, sentezin kuvvetli tarafı olarak bireye adeta dayatarak yüklemeye programlıdır. Benliğin devreye girmediği mühendislik, birey üzerinde adlandırmadan öteye gidemez. Bu aslen kişi açısından olumlu olsa da, mühim olan benliğin yönetimine ve denetimine dair olandır. Yani benliğin sadece harekete yönelik bir araç olmasının bilinerek, birey(e)i esir almasının/hâkim olmasının mümkün olabildiğince setlenmesi ve normalize edilmesi amacıyla, kişinin samimiyet ile gönüllü olarak ve enaniyetin ne olduğunu anlamak, öğrenmek ve eğitilmek için bu ayar üzere devreye girmesidir. Tasavvufta seyr-i süluk olarak adlandırılan ve benliğin eğitimini (nefsin tezkiyesi) kapsayan süreç, öncelikle kişinin tekâmülünü vazife edinir. Vazife kavramı tezahürde çift taraflı gözükür. Sistemin vazifesi ve kişinin ki.
 
 Burada dikkat çekici olan insanın doğa ile olan sıkı bağıdır; her ne kadar insan o müthiş benmerkezciliği ile doğayı çevre mesabesine indirgese de. Meselâ, bu bağ-lantı yalnızca bilişseli değil, deneyseli ve hatta doğal öznel pratiği de sarmalar. Doğadaki mekaniğin yansımasını fark eden/keşfeden insan bunu taklit ederek, diğer yandan günümüzde sıklıkla bahsettiğimiz teknolojinin temel taşlarından birini de türetmiştir. Ama daha ilginci, belki de insanın en büyük icadı ve/veya keşfi olan “araçsallaştırma” fikridir. Tüm bulgularımız, erişimlerimiz veya kazanımlarımız paradoksal bir şekilde izafeten de olsa değer ihtiva ettikleri gibi, diğer yandan oluş(turul)an değer(ler) tarafından da kuşatılır. Bunda bireysel yaklaşımın yanı sıra benliğin pozisyonu ve hareket tarzı da rol oynar.

 

Yönetimin Sosyolojisi: Çok Katmanlı Sistemler ve Ticari İşletmelerin Temel Gerçekliği - 3

Araçsallaştırılan yönetişimi dinamik kılan başlıca unsur eyleme yönelik olması ve eylem araştırmasında temellendirilmesidir. Söz konusu ey...