25 Ocak 2017 Çarşamba

Yönetişim ve Kuramsal Kaynaklarına Dair: Unutulan Demokratlık-1

Hali hazırda dahi yönetişime dair hâkim görüşler çok katmanlı sistemler kuramından kopuk bir biçimde tanıtılır. Ayrıca, bir yanda ağırlıklı yaklaşımın genel olarak devlet mekanizmasının değişim ve dönüşümüne dayanan, dolayısıyla devlet ve kamu olgusunu merkeze alan liberal ve neo-liberal fikirlerin yönetişimi oluşturan kaynak olduğunu ve diğer yanda bunun karşısında bir konumlanmayla (neo) marksist odaklı eleştirilerin yönetişimi çapraz ateşi altına aldığını vurgulamak isteriz. Aslında yönetişimin pek çok kuramsal kaynaktan beslenen bir olgu olmasına rağmen, yönetişim ile ilgili analizlerde ya standartlaştırılmış anlatıların ya da darlaştırılmış ideolojik tenkitlerin literatürde baskın olduğunu söyleyebiliriz.1
Tarihsel gelişmelerin yanı sıra yönetişim olgusu sosyal bilim alanlarında ortaya çıkan gelişmelerden oldukça etkilenmiştir. Örneğin, siyaset bilimi ve kamu yönetimi alanında yönetişim kuramı, devlet ve toplum arasındaki yeni etkileşim ilişkilerini nitelendirmekte ve sistem kuramı, örgütlerarası ağlar kuramı, kamu yönetimi kuramları ve kamu işletmeciliği, iletişim kuramı ve devlet kuramından alınan bazı öğeleri içermektedir.2 Diğer yandan, yönetişimin kuramsal kökenleri arasında yeni ekonomik koordinasyon biçimlerine vurgu yapan “kurumcu iktisat”; geleneksel egemen devlet ve devletlerarası ilişkiler ayrımını eleştiren ve ulus-devleti “by-pass” ederek yeni rejimlere vurgu yapan “uluslararası ilişkiler kuramları”; özel-kamu ayrımının uygulamada geçersizleştiğini ileri sürerek bu ayrımı eleştiren “siyaset bilimi”3 ve bunlara ek olarak giderek daha fazla karmaşıklaşan ve farklılaşan sosyal ve siyasal sistemlerin üstesinden gelmenin bir yolu olarak yönetişim tarzını ileri süren “yönetim” ve “örgüt kuramı”ndaki gelişmeler sayılmaktadır.4

Alanyazında alışılmış haliyle yönetişimin asli teorik dayanağı kamu yönetimi ile bunun üzerinden özel sektörü ilgilendiren biçimiyle daha çok özerk, yarı bağımsız ve bağımsız denetlemeler çerçevesine sıkıştırılmış ve devletin özel kesimi yasal düzenlemeler doğrultusunda talimatlandırdığı zorunlu mali ve idari kontrol işleriyle sınırlı olarak bazı ilkelere göre şekillendirilmektedir. CG olarak kavramsallaştırılan bu sistemi klasik yönetişim olarak adlandırmaktayız. Bunun başlıca nedeni ise bu formuyla CG’nin sıradan bir nitelendirmeyle kurumsal yönetim şeklinde adlandırılması ve buna da müsait bir yapı arz etmesidir. Gerçekten de genleşen küreselleşmenin politik iktisadi ve sosyolojik etkilerine paralel olarak neo liberal kapitalizmin büyümesi, emperyal genişlemesi ve korunmasına yönelik yönetim işi olarak da nitelendirilen yönetişimi, Türkiye ve benzer kategorideki diğer ülkelerin büyük şirketlerince çarpıtılmış haliyle “kurumsal yöneti(şi)m” olarak adlandırılmaktadır.
 Kamu yönetimi alanında yönetişimi besleyen kuramsal kaynaklar konusunda yapılan tartışmaların çoğu yeni kurumcu/kurumsal iktisat üzerinde yoğunlaşmaktadır.  Yeni kurumcu iktisat, devlet-piyasa ortaklığı söylemi üzerinden “devlete ait yapı ve süreçlerin piyasalaştırılmasına, bunların piyasa kurumlarının yönetimine devredilmesine, dolayısıyla toplumsal yaşamın piyasa adına yeniden örgütlenmesine kavramsal destek sağlar”.5 Yeni kurumcu iktisat piyasaların “serbest” olmadıkları, devletle olduğu kadar çeşitli toplumsal kurumlarla da sınırlandıkları gerçeğine vurgu yapar. Bu bağlamda yönetişim; kanunlar ve bunları yapan devleti içeren kurumsal düzenlemeler toplamı olarak tanımlanır. Bu bütünlük hem iç işlemlerin hem de ekonomik bir sistemin sınırları ötesindeki dış işlemlerin düzenleyicisidir. Başka bir deyişle, yeni kurumcu iktisadın savunucuları piyasanın düzenlenmesinde devlet kurumlarının rolüne vurgu yaparlar.6
Jessop’a göre, yeni kurumcu iktisat, ekonomik faaliyetleri hiyerarşinin dışında koordine eden çeşitli mekanizmalara (örneğin stratejik birlikler, klanlar, ağlar, ticari birlikler, girişimci gruplar içinde organize olan piyasalar gibi) artan ilginin bir yansımasını göstermektedir. Dolayısıyla, yeni kurumcu iktisat sadece yapıya değil, ayrıca kültüre de vurgu yapan bir yaklaşımdır.7 Aktörler arasındaki karşılıklı bağımlılık ve etkileşimler ortak değerler, normlar ve kurallara dayanır. Bu anlamda, kurumcu bakış açısında ilgi hem ‘yapısal’ (aktörler, ilişkiler, kaynak dağılımı, örgütlenmeler) hem de ‘kültürel’ özellikler (kurallar, normlar, kurumlar) üzerinde yoğunlaşır.8     
Yönetişim kuramcılarının çoğunluğuna göre kaos kuramı, giderek karmaşıklaşan, dinamikleşen ve farklılaşan çağdaş toplum yapısı içinde daha da önemli hale gelmektedir. Çünkü bu karmaşık toplum yapısı artık merkezi devlet mekanizmaları ile yönetilememektedir. Bu kuramcılara göre, hiyerarşik yönetim insanların iradeci eğilimlerine güven vererek, böylesi bir yönetimin olmaması halinde karışıklık doğacağı ve sistemlerin felaketle yüz yüze kalacakları kanısına yol açabilmektedir. Bu yaklaşım, uluslararası ilişkiler yazınında kullanılan “yönetimsiz yönetişim” (İng. governance without government), yani hiyerarşik olmayan yönlendirme tartışmaları ile de ilişkilidir.9


1 B. Jessop, “The Regulation Approach, Governance and Post-Fordism: Alternative Perspectives on Economic and Political Change?”, Economy and Society, 24, (3), 1995, s. 318
2 J. Kooiman, Modern Governance- New- Government Society Interactions, London: Sage Publications, 1993, s. 3
3 J. B. Jessop, a.g.e., s. 310
4 W.J.M. Kickert, “Autopiesis and Science of (Public) Administration: Essence, Sense and Nonsense”, Organization Studies, 14, (2), 1993, s. 265
5 B.A. Güler, “Yönetişim: Tüm İktidar Sermayeye”, Praksis, 9, 2003, s. 99
6 R.A.W. Rhodes, Understanding Governance-Policy, Networks, Governance, Reflexivity and Accountability, Buckingham: Open University Press, 1997, s. 78-79
7 B. Jessop, “The Rise of Governance and the Risk of Failure: The Case of Economic Development”, International Social Sciences Journal, 155, 1998, s. 31
8 W.J.M. Kickert, (1997), “Public Governance in the Netherlands: An Alternative to Anglo-American ‘Managerialism’”, Public Administration, 75, 1997, s. 741
9 J.N. Rosenau ve E.O. Czempiel, Governance Without Government: Order and Challenge in World Politics,  Cambridge University Press, 1992, s. 44





11 Ocak 2017 Çarşamba

Toplumsal Gelişimin Katmansallığı: Çok Katmanlı Sistemlerin Ağsal Özelliğinden Yönetişimin Araçsallığına-3

Yönetim işinin temelinde politik iktisat ve finans-ekonomi bilgisi başat gibi gözükse de felsefenin, psikolojinin ve sosyolojinin geniş sahalarının da önemli rolleri vardır ve bu bilgi kümeleri varabilgiye; yani pratik, tekrarlanmış tecrübi ve insan ilişkilerinde taban bulan uygulanmış, fiiliyattan kopmayan dönüşmüş nitelikli bilgi olmalıdır. Tasavvufta bu bilgi ilim-irfan-hikmet zincirinde zuhur eden “kal-hal ve makam” süreçlerini kapsar. Bu bilgi insanı ferdi açıdan belirlenmiş ‘şeylerde’ ustalaşmaya ve böylece onları yönetmeye muktedir kılar ki, kişisel egemenliğin olgunlaşması bununla başlar ve bu özellik insanın fıtratına konmuştur. İnsanların asabiyya, halklar, millet ve çeşitlilik arz eden uluslar şeklinde topluluklardan toplumlara evirilmesiyle egemenliğin niteliği de değişime uğrar. Bu değişim kökende bilinçsiz şekilde var olabileceği gibi, epistemik bağlamda süreç içinde bilinçlenmiş ve dahi toplumun baskın pozisyonu olarak içselleştirilebilir bir özgünlük de arz edebilir. Türkiye toplumunda egemenlik anlayışı ortak bir slogan şeklinde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” söz-sloganıyla vücuda gelmiş olsa da, onca çabaya karşı ‘millet’ ve yurttaşlık olgusunun bir türlü sağlam bir zemine oturmaması bu sözü de sözde olmaktan öteye vardıramamıştır. Müslümanlıktaki ‘millet’ sözcüğüne karşılık gelen ve gerek Selçuklu gerekse Osmanlıda ‘din’ ile bileşik anlamlı bir olgu olan bu kelime, onca propaganda ve çabaya karşın Türkiye Cumhuriyeti’nde arzulanan düzeye getirilememiş ve günümüzde ‘ulus’ kavramı ile belirli bir anlam bütünlüğüne kavuşsa da, ‘halk-lar’ vurgusuyla içeriğe etnisite olgusunun katılmasıyla erişilen bütünlük sadece bir kesime mahsus bir olguya dönüşmüştür. Modernizmin belirleyici anasırı olan Lutherizm (kısmen de Kalvinizm) Protestan anlayış ve zihniyet üzerinden sekülerist mekanizmalar aracılığıyla toplumsal yapılanmanın temellerini oluşturmuştur. Türkiye modernleşmesi ise devşirilen “batıcı sekülerizmi” baz aldığı halde, devlet erkini, kurumları ve sivil yaşamı Fransız Laisizmi üzerinden, onu da bozunuma uğratarak ve Müslümanlığın temel düsturlarını da malul kılarak temellenmiştir. Türkiye’nin enerjik potansiyelini adeta tüketen bu sakil yaklaşımlar kümesi, hala süregelen pek çok sosyo-politik ve ekonomik sorunun ve hatta psiko-sosyal sarsıntıların-incinmelerin, sıkıntıların da kaynağı olmaktadır. Bu türden bir ulus devlet zihniyetinde, Türkiye son 35 yılda eklemlenmeye çalıştığı batılı gelişim süreçlerinde iki ana yaklaşımla karşılaşmış ve tercihlerini genel olarak pragmatik yöntemlerle yapmaya çalışmıştır. Hal böyle olunca ülkemizin zaman-mekân boyutlarındaki istikrarı pek çok açıdan sağlanamamıştır. Ancak bunun yanında ülkemizin, sıklık arz eden kırılmaları –pek çok batı ülkesindekinin aksine- kendine mahsus bir özellik olan sosyal bağışıklık sayesinde geçiştirdiği de bir realitedir. Bu hususiyetin mukaddem bir aktarım olarak geçmişe dayalı imparatorluk medeniyetinden kaynaklandığı kanaatindeyim.  
Yukarıda belirttiğimiz ana/layt-motifler çerçevesinde, ulus devletleri ortaya çıkaran süreçte de, devletin, artık üzerini kapladığı topraktan çok, bu toprak üzerinde yaşayan nüfusun, bu nüfus içerisindeki sosyo-politik ve ekonomik ilişkilerin bilgisini yönetimin hizmetine vermesi önemli bir rol oynayacaktır. Diğer önemli bir husus, Türkiye’nin kendisi için belirlediği rol modelleri tercihinde ikircikli bir hale düşmemesidir. Bir yönüyle AB’ye giriş için çeşitli değişimlere ve reformlara imza atan ülkemizin diğer yandan anglo amerikan veya franko-german modellemeler arasında gidip gelmesi ve edimler ile olayları birbirine karıştırıp “ucuz yararcılığa” meyletmesi kararlarında, uygulamalarında ve davranışlarında çeşitli dengesizliklere yol açmaktadır. 
Emperyalist dünya görüşünün çıkarımı olan küreselleşme süreci içerisinde her alanı ilgilendiren politik bilgi en önemli unsurdur. Devletler bu bilgiyi giderek artan bir biçimde paylaşıma açma hususunda oldukça tedbirli ve tutucudurlar. Bunun başlıca nedeni bilginin paylaşımının bir noktada iktidarın paylaşımı olması ve ulus devletlerin egemenlik alanını daraltmasıdır. Bu durumda devlet aygıtlarını sıkıntıya sokan bir gerçeklik ise eldeki devasa bilgi kompleksini olabildiğince paylaşıma açma zorunluluğudur. Çünkü bir yanda uluslararası ilişkiler ve küresel ekonomi, diğer yanda da toplumsal dinamikler giderek daha çok bilgi paylaşımı üzerinde temellenmekte, bu bağlamda bilgi paylaşımı yönetebilirliğin ölçütü haline gelmektedir. Öyle ki, ulusal bilgi politikası gibi konular, paydaşların biri ya da ikisinin tekeline bırakılamayacak kadar önemlidir; paydaşların tümünün temsil edildiği, kararların ulusal uzgörüye dayalı olarak ve uzlaşılarak alındığı bir ortamda belirlenmelidir. Uygulaması ise bir devlet politikası niteliğinde olmalı ve anlık siyasi etkilerden uzak tutulmalıdır. Bu görevi üstlenecek ve bütün paydaşları içine alan özerk bir kurumlaşma vakit yitirilmeden yaşama geçirilmelidir. Pratiğe bakılacak olursa ülkelerin bu konuda eriştikleri düzeyler farklılıklar arz etmekte, durumu belirleyen ülkelerin gelenek, tecrübe, demokratik yaklaşım ve bilhassa jeopolitik konumlanmaları olmaktadır. Türkiye’de, yönetişimin yerel ölçekte sınırlı düzeyde uygulama alanı bulduğu daha önce belirttiğimiz örneklemlerden de anlaşılmaktadır. Yerel Gündem 21 çalışmaları, bazı kentlerdeki kent meclisleri ve “proje demokrasisi”1 gibi uygulamalar bunlara misal olarak gösterilebilir. Esasında, yönetişim modelinin Türkiye’de sınırlı düzeyde uygulama alanı bulmasının nedeni, modelin üzerine inşa edildiği “katılım, birlikte belirleme” olgusu ve “sivil toplum kuruluşları” bağlamında yaşanan yetersizliklerdir. Bunun arka planında ise sahip olduğumuz politik ve buna bağlı yönetsel kültür vardır.
Yöneten-yönetilen arasındaki uçurumu körükleyen ve birey karşısında devleti (halk karşısında yöneteni) kutsayan anlayış, zaman içerisinde yönetişim modelinin üzerine inşa edildiği sacayaklarının yeşermesini sağlayacak bir ortamın tam anlamıyla oluşmasına olanak sağlayamamaktadır. Ülkemizde ulusal düzeyde belki de en önemli yönetişim uygulamaları, e-devlet hizmetleri ile vatandaşı birebir alakadar eden bürokratik işlemlerin basitleştirilmesi, sağlık hizmetlerinin yaygınlaşarak kalitesinin arttırılması vb. hususlardır.
Yöneten ile yönetilen arasındaki uçurumun ortadan kalkmaya başladığı bir ortamda, çoklu aktör yapısında, halkın mümkün olan her alanda ve biçimde karar alma süreçlerine katılımını ve kamusal hizmetlerin etkin, verimli ve şeffaf bir şekilde sunumunu öngören yönetişim kavramı, toplumun ve ülkenin kaynaklarının yönetiminde yeni bir sürece ve metoda işaret etmektedir. Küresel, ulusal ve yerel ölçeklerde uygulama alanı bulan yönetişim modeline karşı, özellikle ulusal ölçekte birtakım kaygılar yaşanmaktadır. Bu da son derece normaldir ve sadece ülkemize özgü değildir. Örneğin, anglo-sakson ve amerikan uygulamalarda son ekonomik bunalıma değin neredeyse sınır tanımayan şekilde uygulanan neoliberal ekonomi politikaları çerçevesindeki yönetişim zihniyetine karşı, kesin olarak tanımlanmış kuralların içinde eylem özgürlüğünü savunan ve bırakınız yapsınlar ilkesine karşı çıkan Alman tarzı “ordoliberalizm”2 diğer bir alternatif yönetişim modelidir ve aslında AB içindeki uygulamalarda bazen etkili de olmaktadır. Aslında 2000’li yılların başında “Corporate Governance” ile piyasalarda etkili olmaya başlayan denetleme ve şeffaflık ilkeleriyle tüm dünyada ordoliberalist yaklaşıma benzer uygulamalar anglo-amerikan havzada da başlatılmış, 2008-2009 kriziyle beraber yönetişimin kamu ayağındaki düzenlemeler ordoliberal içerikler kazanmaya başlamıştır.  
Yukarıda Türkiye’nin yönetişime dair kendisi için belirlediği rol modelleri tercihinde bazen kopuklar yaşadığını belirtmiştik. Ancak bunun dışında e-devlet, sağlık alanı, kamu maliyesi, bankacılık, özelleştirme, piyasa denetimleri gibi konularda ise ülkemiz bir hayli başarılıdır. Ağırlıklı olarak örnek alınan modelleme AB hedefi doğrultusunda AB’deki düzenlemeler olsa da uygulama ile hukuki saha arasındaki uyumlanma henüz yeterli seviyede değildir; yani üst- ve altyapı arasındaki örtüşme bir hayli eksiklikler arz etmektedir. Bunda devlet aygıtlarındaki fonksiyonel arazların yanı sıra, özel sektördeki gelişimin de önemli bir rolü olduğu aşikârdır. Kayıt dışı çalıştırma, düşük ücretler, yetersiz sosyal haklar, örtülü-gizil mobbing vakaları, iş güvenliği ve işçi sağlığı ile ilgili vurdumduymazlıklar, örgütlenme üzerindeki baskılar, genel anlamda antidemokratik yönetim anlayışı vb. yetersizlikler ülke sosyolojisini son derece olumsuz etkileyen faktörlerdir. Türkiye’de tuhaf olan sosyal ve maddi kazanç, karşılıklı etkileşim içinde yönetim anlayışı, kontrol mekanizmalarının işleyişi vb. birçok husus açısından devlet sektörünün özel sektörün önünde yer almasıdır. Mesela, kamu kuruluşu iken özelleştirilen pek çok şirkette genel deyişle insani yönden geriye gidişlerin olması, kötüleşmelerin oluşması sıradan hale gelmiştir. İş güvencesine dair durum ise belki de en önemli farklılık oluşturan unsurdur.
Yönetişim olgusu alanyazında bazı düşünürlerce yönetimden farklı olarak, sevk ve idareden (İng. administration) yönetime (İng. management), ondan da yeni bir biçem olan yönetişime (İng. Corporate Governance) geçiş olarak tanımlanmaktadır. Bu bakış açısının daha çok yeni sol akımlarda baskın olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada tuhaf olan, yapılan vurgularda solun sert eleştirilerine maruz kalan devlet aygıtının nedense yönetişim ile dönüşümü karşısında mevcut durumun bozunuma uğradığı ve bunun vatandaşların aleyhine bir girişim olduğundan bahsedilir. Buradaki tenakuz her durumda beğenilmeyen ve tenkit edilen devlet idaresinin yeni bir dönüşüme uğramasında bir önceki sistem anlayışının daha iyi olduğunun vurgulanmasıdır.
Biz, yönetişim olgusunun yönetim veya sevk ve idare karşıtı farklı bir sistem olduğu görüşünde değiliz. Yaşamın bir gerçekliği olarak çok şeyin süreç içinde değişim ve dönüşüme tabi olduğu ortadadır. Genelde de bu farklılaşma veya başkalaşmalar sonuç itibarıyla “yeni bir şey veya durum” noktasına geldikleri zaman bile ‘öz’üyle bağlantılı ve/veya ilintilidir. Bu manada yönetişim de yönetme işi için bir araçtan veya bir yöntemden daha fazlası değildir; özgünlüğe haizdir, ama yönetime alternatif ya da yeni bir yönetme işi de değildir. Yönetim işlevinde insan açısından önemli bir husus, toplumsal gelişim(ler)in okumasını olabildiğince öngörülebilir, kestirilebilir çerçeveler oluşturarak değerlendirme yapabilmektir; ama değerlendirmek fiilinin dinamizmi, aktivitesi için de yönetmek gereklidir. Yönetmenin de temel koşulu politikadır. Çok kez ön plana sürülen yöntem, teknik, strateji ve taktik vs. öğeler ikincil değerdedir. Politika olgusunu ideolojik sistemler doğrultusunda oluş(turul)an, süreklilik arz eden doktrinlerle yürütülen ve parçalanmış bilgi kümelerine göre meydana gelen bir teori-pratik ürünü zannetmek; insanlığı-toplumları ilgilendiren gelişimleri derinlemesine inceleyip analiz edememenin, gelişimleri doğrusal görmenin ve reel farklılaşmaların farkına varamamanın önemli nedenleridir. Örneğin, teknolojideki hızlı gelişimlerin özellikle BT’de yarattığı neredeyse takip edilemeyecek seviyelere ulaşan baş döndürücü ve çok yönlü değişimler, “internet devrimi” ve bilginin kitleleşerek hızlı dolaşımı ve çeşitliliğinin yanı sıra, alanın teknik yönlü derinliği ve karmaşıklığı hem derin ağsallığa hem de teknolojinin katmanlaşmasına ve ayrıntılaşmasına yol açmıştır. Bu yönde “adapte olmanın yollarını arayan insan” kendisine özgü maddi ve mental yapısal sisteminde belirli düzeyde karmaşık, derinlikli ve çok boyutlu bir katmansallık içerdiğini fark ettiği takdirde, edimlerinin ve dahi yaşadığı olayların da yaşamında çok katmanlı ve karşılıklı etkileşimlerle örülü bir yapısal sistematiği barındırdığını görecektir. İnsanın içselinde ve dışındaki olarak nitelendirdiklerinde mevcut olan bu durum neticede aktive edici bir analoglar kümesidir.
Geçmişin ideolojik odaklı toplum okumaları sıradan “sağ veya sol” akımlarla kısıtlı değildir. İnsanın maddi, sosyal ve psikolojik yaratım potansiyeli de çok katmanlıdır ve toplumsal gelişim ileri veya geriye gitmekten maada katmansallık ve bitişik-ayrışmış gibi zıtlıkları da mündemiç kılan ağsal dokuları ihtiva eder. Söz konusu görme-anlama veya idrak etme-çok yönlü okuyabilme potansiyeli her insanda zuhur etmemekte, hatta tezahürler arasında da farklılıklar olabilmektedir. Kabul edilsin ya da edilmesin, ağır tenkitlere maruz kalsın veya kalmasın; günümüzün dünyasında olumlu ve olumsuz yanlarıyla küreselleşme ve tezahürlerinden yerelleşme; tüm ülkeler ve insan toplulukları üzerinde eşdeğer veya benzer etkiler bırakmasa da toplumsal gelişimler ve değişimler farklı etkinliklerde devrededir ve bunda BT’nin etkisi son derece bariz bir realitedir. Çok yanlı ve taraflı (İng. multilateral) uluslararası ve ulus üstü münasebetlerin yoğunluğu ulus içi ilişkilerde de söz konusudur. Bunun başlıca nedeni, küresel ve yerel belirli konjonktürlerde kesişimler yaşanması ve bu nevi geçici bileşimler sırasında artık kaçınılmaz hale gelen çok katmanlı yapılanma(lar)dır. Çok katmanlı toplumsal yapıların sistematikleşmesi, toplumsal katmanların karmaşıklığını tekrarlamak ve bunu ideolojik takıntılarla eski söylemler üzerinden okumak, toplumları –küreselde ve yerelde toplulukları- sınıflar kümelenmesine dayanan doktrinler ışığında analiz etmeye devam edip, ara boyutlarla genleştirmek, sıradan politik iktisadi yaklaşımlarla, kimlik siyasetleriyle, oluşturulmak istenen siyasalar için toplum mühendislikleriyle irrasyonel tarzlarda indirgeyerek düzenlemek değildir. Her geçen gün daha komplike hale gelen siyasi, sosyal, ekonomik ve psikolojik zaviyeler, kendi düzeylerinde katmanlaşmaktadırlar ve bu açılım insanlığın ilintili olduğu hemen her alan için geçerlilik arz eder. Heterojenleşme gittikçe daha görünür olmakta, nicelleşme çeşitlenmekte, niteliğin erişimi zorlaşmaktadır. Bu bağlamda yönetme ameliyesinde gerek zaman gerekse mekân açısından derli toplu hareket edebilme kabiliyeti 20-30 yıl öncesine göre merkezileşmeyi, konsantrasyonu sağlamaktan uzaktır. Bundan dolayı yönetimin alt icraatlarından (İng. sub branches) olan düzenleme ve denetleme dominant idare işlevleri olarak öne çıkmaktadırlar. Karmaşıklığın analizi doğrultusunda olabildiğince kategorizasyona gayret edilmesi ve bunun üzerinden kontrol sistemlerinin de katmansal olarak organizasyonu, erişilen bilgilerin depolanması ve dağıtımı gibi yönetim fonksiyonları yalnızca devlet açısından değil, toplumlar açısından önemli aktörler olan şirketler için de birer zorunluluk haline gelmiştir. Kamuda düzenleme, denetleme ve insanlar arası karşılıklı etkileşim, süreç içinde yönetişim şeklinde öncel hale gelirken kısmen devlet erkinin piyasa denetçisi etkinliğine uyumlu olarak kısmen de karmaşıklığın organizasyonu ve eşgüdümü açısından yönetişim olgusu şirketler için de ön plana çıkmaktadır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi hem yönetişimi anlama hem de sınırlarını belirleme yönüyle yaklaşımlar arasında farklılıklar bulunmaktadır. Buna ayrıca yaygınlık ve yönetişimin ne tür zihniyetlerle ele alındığı türünden tutumlar da eklenmektedir. Ama her hâlükârda yönetişimin çok katmanlı sosyolojisi, ağsal ilişkilerle sarmallanmış yönetsel karakteri asgari düzeyde de olsa anlaşılmalı; karşıt veya yandaş duruşlardan farklı bir vizyonla demokratik işletmesel yönetime imkânlar sunabilecek yönetişimin bir de bu yönüyle elverişli bir araç olarak değerlendirilmesinin gerekli olduğu kanısındayım.

1 “Proje Demokrasisi”, Türkiye’de yerel yönetişim bağlamında gerçekleştirilen bir diğer etkinliktir. Proje demokrasisi, belirli bir projeden etkilenecek olan herkesin, projenin her yönüne ve aşamasına, yalnız talep edici olarak değil, fiilen bir karar alıcı olarak katılmasıdır.

2 https://de.wikipedia.org/wiki/Ordoliberalismus Erişim: [19.08.2015]. Ordoliberalizm (Alm. Ordoliberalismus) serbest ticaretin erdemlerini açıkça kabul etmekle birlikte, serbest piyasanın sosyolojik, ekonomik ve ahlaki bakımlardan kendi kendine işler olmadığını belirtir. Piyasa ekonomisine fonksiyonel işlerlik kazandırmak için devletin düzenleyici kararlar almasını ve uygulamasının gerekliliğine vurgu yapar. Buna göre devlet; özel mülkiyet ve mülkiyetin kullanım kurallarını, para sistemini oluşturan kuralları, mali sistemi oluşturan kuralları, tekellerin kontrolü ve rekabete işlerlik kazandıracak kuralları ve benzeri diğer kuralları saptar. Ekonomik düzen politikası piyasa ekonomisine fonksiyonel işlerlik kazandıracak, böylece merkezi planlamaya ihtiyaç duyulmayacaktır. 

7 Ocak 2017 Cumartesi

Toplumsal Gelişimin Katmansallığı: Çok Katmanlı Sistemlerin Ağsal Özelliğinden Yönetişimin Araçsallığına-2

Çok Katmanlı Sistemlerin (ÇKS) dominant özelliği üretilen ve sunulan bilginin sadece üretimi, işlenmesi, yayımı değil; aynı zamanda yönetim amaçlı erişimi, paylaşımı ve kullanımıdır. Bilginin dolaşımı vasıtasıyla açığa çıkan katma değer alışılmış sistem düşüncesindeki gibi çok kez kaynak olarak değil, kullanım temelli bir dolaşım ağında katmansal bir sistematik içinde oluşan süreçsel bir dolaşımdır. Bilginin dolaşım süreci katma değeri besleyen asıl kaynaktır ve ÇKS’nin yapıları tanımlaması ve açıklaması doğrultusunda bir muhtevadır. Bu dolaşım ağı küresel, kesintisiz ve gayri merkezidir. Küresel bilgi ağı bir merkezden yönetilmez. Ağ, merkez fikrinin kendisini dışlar. Ama bir yandan da, bilginin ancak diğer bilgilerle ilişkilendirildiği, senkronize ve koordine edildiği, yani “yönetildiği” zaman katma değer yaratabileceği açıktır. Bu yönetim merkezi değil, ağırlıkla “yatay koordinasyona” dayalı bir ağ yönetimidir ve etkileşim içinde yönetim, paydaşların katılımcı yönetimi, ya da kısaca “yönetişim” olarak adlandırılabilir. Yeni yüzyılın yönetsel paradigması, çok katmanlı, gayri-merkezi, katılımcı-birlikte karar alıcı, paylaşımcı ağsal ve araçsal karakterli yönetişim üzerinden şekillenmektedir.
Bilginin yarattığı katma değer paylaşım imkânı ile doğru orantılı bir gelişim seyri izler. Bir bireyin, firmanın, ortaklığın, grubun, kooperatifin, kentin, bölgenin, ulusun, doğru bilgi yönetimi ile bilgi ağından optimal katma değer sağlayarak rekabet avantajı yaratması; kısacası “bilgi ekonomisi”, 21. Yy. ın baskın politik iktisadi ve temel koyucu zihniyeti, hatta “dünya görüşü”dür diyebiliriz. Söz konusu ekonomik paradigma, doğrudan yönetsel ve araçsal paradigmaya, yani ağ yönetişimine dayanır. Çünkü bilgi ekonomisi, işbirliği ve rekabet ilişkilerini dönüştürüp esneterek, rekabet avantajının temeline, katılımcı bilgi yönetişimi ile optimal bilgi paylaşımından doğan değeri yerleştirmiştir. Rekabet avantajı ulusal ölçekte konumlandığında, ulusun küresel bilgi ağına entegre edilmiş bilgi ağının doğru yönetilmesi gerekir. Bu da, bilginin üretimi ve dolaşımının inovasyonuna ve bilgi ekonomisine uygun sosyal ve entelektüel sermaye, yani nitelikli istihdam yaratılmasına kaynak ayrılmasını zorunlu kılar. Çünkü başka türlü ulusal rekabet avantajı sürekli kılınamaz ve istikrarlı büyüme gerçekleştirilemez. Küresel ekonominin yönetsel paradigmalarına aykırı, merkeziyetçi bir “ulusal” bilgi yönetimi düşünülemez. Bilgi yönetimi olgusu doğası gereği açık toplum fikrine meyillidir. Yönetimi katılıma-birlikte karar almaya ve paylaşıma kapalı bilgi; totalitenin en belirgin silahıdır.
Bilginin olabildiğince adil paylaşımı ve özgür dolaşımına dayanan, herkesin erişimine açık, demokratik teknoloji kullanımı ise, ekonomik ve insani refah için çeşitli imkanların vasıtası olabilir. Bilgi, günümüzde ekonominin en önemli “üretim faktörü”, üretimdeki en önemli iktisadi ve mental girdi, eş zamanlı olarak da çıktı haline gelmiştir. Bilgi-temelli iktisat ya da yaygın kullanımıyla "Bilgi Ekonomisi"*, bilginin iktisadi ve insani gelişim için etkili bir biçimde kullanıldığı bir ortam olarak tanımlanabilir. Nitelikli bilginin yarattığı katma değer üzerinde temellenen bilgi ekonomisinin gelişimi, ulusal ölçekte ekonomik büyüme ve verimliliğin sürdürülebilir kılınması ile doğrudan bağlantılıdır.
Yeni iktisadi paradigma olan “Bilgi İktisadı”, aynı zamanda bilgi toplumunun somut ve ölçülebilir parametresidir. Paradigma değişikliği, fiziksel girdilerin (hammadde, işçilik, makine, satın alma gücü vs.) yerini fiziksel olmayan girdilerin (bilgi, içerik, süreç, sosyal sermaye, zihinsel üretim, pazarlama yöntemleri; bahusus nöro-pazarlama vd.) ikame etmeye başlamasıyla ortaya çıkar. Bilgi ancak; üretimi, paylaşımı ve dolaşımı küresel, kesintisiz, hızlı ve entegre olduğunda; yani birbirleriyle “anlaşan” ağlar üzerinde senkronize edilerek yönetildiğinde değer yaratır. Ağ yönetimi, paylaşım olmasının yanı sıra mündemiç kıldığı katmansallık kavrandığı takdirde içinde bulunduğumuz karmaşık ilişkiler ağının da anlaşılmasına ve açıklanmasına olanak tanır.
Teknolojinin ekonomik fayda üretme dinamiği olan inovasyonun küresel rekabet avantajı yaratması da ancak bilginin yönetimiyle mümkündür. Bilgiyi yöneten, teknolojinin hangi alanlarda ilerleyeceğini ve ekonomik sistemde yerini nasıl alacağına da daha sağlıklı karar verir. Bu bağlamda bilginin küresel yönetimi, teknoloji de dâhil olmak üzere birçok alanda politik iktisadi rekabet avantajının kaynağı haline gelmiştir. Devletler için geçerli olan bu durum şirketler için de söz konusudur. Aslında dünya üzerinde bazı devletlerin anlaşmalar sonucu oluşturdukları birliklerin ana amacı da rekabete karşı ortak sinerji oluşturmak ve potansiyelin salınımı vasıtasıyla kullanımı için genleşmiş alanlar açmaktır. Bu meyanda bilgi de genleşmekte ve yürütümlerde karar alma süreçlerinin desteklenmesi amacına yönelik bilginin yönetimi de bundan dolayı zorlaşmaktadır. Günümüzde “büyük veri yönetimi” olarak adlandırılan temayı oluşturan sebep, genleşen bilginin kapsamının içeriğin önüne geçmesi ve hangi bilginin verim ve erinç adına kullanılabileceği ile ilgilidir. Sorun çözmenin başat vasıtası olan bilginin insan tarafından nasıl, nerede ve niçin kullanılacağı, yönetimindeki zorluk nedeniyle kendisi bizzat çözülmesi gereken bir problem yumağına dönüşmüştür. Öyle ki, büyük verinin yönetimi (İng. big data management) üniversitelerde de üzerine yüksek lisans yapılan bir alan haline dönüşmüştür.1 Bu durumun çok dillendirilmese de bilginin (insanı) yönetir bir faktör haline gelmesi olduğu kanısındayım.
Günümüzde bilgi küresel ağlar üzerinde dolaşmaktadır. Ancak bilginin optimal katma değer yaratmak için yönetimi, mikro ölçekte firma ve firmaların kurdukları ortaklıklardan ya da girişimci kooperatifleri ve diğer işbirliği platformlarından yerel veya bölgesel kalkınma projelerine, oradan da makro ölçekte ulusal bilgi ağlarının yönetimine uzanan çok katmanlı bir süreçtir. Bilgi yönetimi, özünde çok taraflı bir yönetişim platformunu gerektirir. Ulusal rekabet avantajı yaratmak için, bilginin ulusal ölçekte ve küresel uyumlu bir platformda yönetilmesi lüzumludur. Bilginin bu bağlamda yönetimi için bir “ulusal bilgi politikası” geliştirmek ve bu politika uyarınca stratejik bir çerçeve oluşturmak zorunludur.
1980’li yıllarla birlikte ünlü Fütürist Alvin Toffler’in etkileyici kitabı “Üçüncü Dalga (The Third Wave, 1980) ile yaygınlaşan “Bilgi Çağı (ya da diğer adlarıyla süper-sanayi toplumu, Uzay Çağı, Elektronik Çağ, Global Köy, Teknetronik Çağ, tekno-bilimsel devrim) terimi siyasetçiler, ekonomistler, bilim insanları ve kanaat önderleri açısından ufuk açıcı olmuştur. Bu eser sayesinde sanayi sonrası toplumda, yaşam biçimlerindeki "altkültürlülük" ve çeşitlilik belirginleşmiş; toplumlardaki melez yapılanma kümelerinin farkına varılmıştır. Bu durum süreç içinde gerek kamu gerekse özel sektörde esnek örgütlenmelerin (İng. adhocracy) kısmen de olsa önünü açmıştır. Çalışmanın merkezine yerleşen emek kavramının yanına kaçınılmaz değişimlere daha kolay uyum göstermenin aracı olarak yerleşen bilgi, birçok kaynağın yerine geçebilme özelliğiyle birbirine gevşek olarak bağlı olan çalışanlar için temel araç konumuna gelmiştir. Diğer yandan, üretici ve tüketici arasındaki boşluk yapılandırma sistemi olarak adlandırılan teknoloji tarafından doldurulmuştur. Bunun sonucu ortaya gittikçe "üre-ketici" olmaya başlayan ve kendi gereksinimlerini karşılayabilen bireyler çıkmaktadır. Bilgi çağı-toplumu teriminde vurgu bulan düşünce, farklı bir zihniyetin yolunu açmakla kalmamış, bilişimin-bilişimcinin günümüzde eriştiği üst katman konumlanmasının da yolunu açmıştır. Bununla birlikte iki ana yansıma toplumsal yaşamda ön plana çıkmıştır: Yeni (ince) teknolojilerin üretici ve tüketicilerinin radikal bir biçimde üreketiciye dönüşmesi ve BT’nin toplumsal yapılanmalarda yarattığı etkinin klasik endüstrinin oluşturduğu etkideki dikeylik yerine yataylığı hâkim kılmaya başlaması. BT’ciler büyük ihtimalle bu etkiyi bir meydan okuma olarak düşünmedikleri halde, klasik sanayi bunu tam bir meydan okuma olarak algılamış ve bu meyanda büyük kar marjları elde eden silah sanayi dünya üzerindeki çatışmaların (bilhassa yan çatışmaların) artması için elinden geleni yapmaktadır. İki devasa sektör arasındaki mücadele son 10-15 yıldır daha da keskinleşerek devam etmektedir. BT’nin tutucu akımlar üzerinde olumsuz olarak nitelendirilen diğer bir etkisi, yukarıda bahsettiğimiz toplumsal yatay yaklaşım ve buna özgü sosyolojik okumalar ve bununla insanlarla neredeyse birebir gelişen yakın ilişki geliştirmesidir. Zira BT’nin ürünleri insanlara direkt ve yaygın sahip olunabilme kabiliyetine sahip iken, klasik endüstri buna malik olmadığı gibi pek çok alanda insana -özellikle yeni zamanlarda- soğuk ve itici gelmektedir.
Geçen zaman içinde insan yaşamında ve literatürde de iyice görülür-fark edilir olmaya başlayan istikrarlı büyüme ivmesi yaratmak, ekonomi, siyaset, sosyal mekanizmalar ve kültürü entegre eden, bilgi ekonomisine ve bilgi toplumuna geçişi hedefleyen politikalar önce devletler katmanında ulusal politikalar geliştirilmesi ile başlamıştır. Bu politikaların eksenini ise "ulusal bilgi politikası"nın geliştirilmesi teşkil eder. Ulusal bilgi politikasının oluşturulması ve daha da önemlisi uygulanabilmesi için, sosyo-ekonomik hayatın tüm örgütlü kesimlerinin ve siyasi iktidarın, bu politikaların üretileceği bir yönetişim platformu yaratıp ulusal iradeyi harekete geçirmesi gerekir. Ulusal fayda bilgiyi üretmek, işlemek, dolaşıma sokmak, erişmek, paylaşmak ve yönetmekten, yani küresel oyuncu olmaktan geçer. Ulusal bilgi politikası, rekabet avantajı yaratarak küresel ekonomiden optimal faydayı sağlayacak, dengeli büyümeyi ve kalkınmayı sürdürülebilir kılacak politika ve eylem planlarının üzerinde temellendirileceği doğru bir zemindir.

Bilgi çağının yeni yönetsel paradigmaları, “rekabet” ve “işbirliği” kavramları arasındaki geleneksel karşıtlığı da ortadan kaldırmıştır. Bir ülkede bilgi ekonomisine geçişi sağlamanın ve bilgi toplumunu yaratmanın yolu katılım, birlikte karar verme, politika ve strateji geliştirme, iş yapma süreçlerinde çok taraflı ortaklıklardan geçmektedir: Hükümet, kamu sektörü, iş dünyası, tüm çeşitliliği içinde sivil toplum kuruluşları, yurttaş inisiyatifleri, sendikalar, üniversiteler, medya gibi birçok paydaşı, yani toplumun örgütlü tüm kesimlerini dâhil eden ve de giderek bütün yurttaşları örgütlenmeye cezbeden ve toplumun yapısını dönüştüren ortaklıklar.

*Ekonomi sözcüğü yerine daha kapsayıcı bir kavram olan ‘iktisat’ kelimesini tercih ediyorum.
1 Büyük Veri olgusu; toplumsal medya paylaşımları, ağ günlükleri, bloglar, fotoğraf, video, log dosyaları vb. gibi değişik kaynaklardan toparlanan tüm verinin, anlamlı ve işlenebilir biçime dönüştürülmüş biçimine denir. Büyük veri, doğru analiz metotları ile yorumlandığında şirketlerin stratejik kararlarını doğru bir biçimde almalarına, risklerini daha iyi yönetmelerine ve inovasyon yapmalarına imkân sağlayabilir.   

12 Aralık 2016 Pazartesi

Toplumsal Gelişimin Katmansallığı: Çok Katmanlı Sistemlerin Ağsal Özelliğinden Yönetişimin Araçsallığına-1

Sivil toplum kavramı demokrasi kuramlarının etkin bir öğesi olarak -demokrasi kuramcıları için- demokrasinin vazgeçilmez bir bileşeni, kişilerin farklı paydaşlara seslerini duyurabilmeleri ve örgütlenmeleri için çeşitli sahaların sunulmasıdır. Devlet, sivil toplumdan ayrı gibi görünse de aralarında hiçbir bağlantı olmadığı söylenemez. Tocqueville’in de vurguladığı gibi, devlet gündelik yaşamın kendini yenileyerek var oluşunda rol sahibidir ve dolayısıyla devlet ile sivil toplum aslında iç içe geçmiş unsurlardır.1 Ginsborg da, “gündelik yaşamda örgütlenme alışkanlığı teşvik edilmezse, demokrasinin hayatta kalma şansının düşük olduğuna” vurgu yapar.2 Nitekim adı geçen düşünürlere göre gönüllü oluşumlar kurma ve de bunlarda yer alma edimi, üyelerine yurttaşlık yetilerini ve değerlerini öğretmekte; gönüllü oluşumlar “demokrasi okulları” olarak hizmet vermektedir. Burada toplumsal katılımın, halk katılımına yarar sağlayan bir yan ürün olduğu düşüncesi hâkimdir.
Sivil toplumun önemli bir yansıması olan toplumsal sermaye kuramları da, temsili ve katılımcı demokrasinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerini ve bu kapsamda yer alan sivil toplumun rolünü daha iyi kavramamıza; bireyler ile gruplar arasındaki ve toplumun genelindeki güç/iktidar ilişkileri üzerine düşünmemize yardımcı olmaktadır. Putnam tarafından gündelik söyleme katılan toplumsal sermaye kuramı, Tocqueville’in sivil toplum ve örgütlenme yaşamına olan ilgisini temel almaktadır. Putnam toplumsal sermayeyi “bireyler arasındaki bağlantılar, yani toplumsal ağlar ile bunlardan kaynaklanan karşılıklılık ve güvenilirlik normları” olarak tanımlamaktadır.3 Putnam, yerel örgütlere katılmanın ve bu örgütlerde yer almanın başkalarına duyulan güveni ve ortak değerler algısını pekiştireceğini ve böylece katılımcıların “ben algısını” genişleterek kolektif yarar yaklaşımlarını daha olumlu kılacağını öne sürmektedir. Ayrıca, katılım norm ve ağlarının, temsili yönetimin performansını geliştireceğini, halk katılımının varlığı ya da yokluğunun yönetişimin niteliği, demokratik kurumlar ve kamusal yaşam üzerinde etkileri olacağını vurgulamaktadır. Toplumsal sermayenin, ailenin ötesindeki toplumsal ağlar aracılığıyla doğan yararların bir kaynağı olarak bir dizi başka olumlu etkileri olacağına ilişkin bulgular gün geçtikçe artmaktadır. Örneğin bu yararlar arasında, artan eğitim başarısı, barınma kalitesindeki artış, sosyal iletişimde yaygınlık gibi hususlar öncelikle çarpıcı olanlarıdır.4
Toplumsal sermaye, bir kavram ve kuram olarak popülerliğine karşın, gerek teorik gerekse pratik anlamda eleştirilerle de karşılanmaktadır. Toplumsal sermaye kuramına karşı başlıca teorik eleştirilerden biri, kuramın örgütlü yaşam, yüksek toplumsal güven ve daha iyi yönetim arasındaki nedensellik bağını kuramadığı yönündedir. Toplumsal sermaye olumlu sonuçlara yol açabilmekteyse de, kendisinin varlığının bu sonuçları üreten değil, aksine bunlardan çıkarsandığı tezidir. Toplumsal sermaye konusundaki ampirik bulgulardan bir kısmı da, güç/iktidar ve eşitsizlik kavramlarını ön plana çıkarmasıdır. Toplumsal sermayenin, biraz da farklı ağlara erişim olanaklarının eşitsiz dağılımı nedeniyle, var olan eşitsizlikleri pekiştirme yönünde bir etkisi olduğu tezi de dikkat çekicidir. Örneğin Field’ın ifadesiyle, “herkes çıkarlarına yönelik olarak bağlantılarını kullanabilir; ancak bazı insanların bağlantıları diğerlerine nazaran daha değerlidir.” Dolayısıyla Field, toplumsal sermayeyi “hem kendi başına eşitsiz dağılımı olan bir değer hem de daha da büyük eşitsizlik yaratabilecek bir mekanizma” olarak görmektedir.5 Fransız sosyolog Bourdieu, toplumsal sermaye ile ilişkilendirilen toplumsal ağları hali hazırda ayrıcalıklı olanlara yarar sağlayan, toplumun diğer kesimlerini ilerleme olanaklarından mahrum kılan bir ayrıcalık kaynağı olarak tanımlamaktadır. Bourdieu’nun toplumsal (ve kültürel) sermayeye getirdiği eleştiriler, kaynağını toplumun sınıfsal yapısını irdeleyen Weber’in çalışmalarından ve neo-Marksist kuramlardan alan sosyoekonomik eşitsizliğe ilişkin kaynak dağılımı temelli kuramlarla ilişkilendirilebilir. Weber, sosyoekonomik kaynakların ve statünün, gönüllülük eğiliminin temel belirleyicisi olduğunu ifade etmektedir. İngiltere’de toplumsal sermayeye ilişkin yakın tarihli çalışmalar da bu düşünceyi destekler niteliktedir. Buna göre ‘sınıf’, katılımın önemli bir belirleyicisidir ve “orta sınıfın” gönüllülük ya da yurttaşlık temelli örgütlenmelere üye olma oranı daha yüksektir.6
Görüşüme göre, günümüzün çağdaş yazınında toplumsal yapılanmada hala ön plana çıkartılan “sınıf” kavramının dominant konumlanması belirli bir düzeyde farkına tam vukuf olunamamanın bir göstergesidir. İlgili kavram gerek fiziksel ve psikolojik gerekse politik ve sosyolojik açıdan çok katmanlılık olgusunun alt dallarında –o da duruma göre- belirli kümelenme türlerine işaret etmesi açısından kullanılabilirdir. Toplumsal yapının çeşitliliği, karmaşıklığı ve gittikçe artan melezleşme sınıf nitelendirmesini de –hem mealen hem de tefsir yönüyle- dağınık ve oldukça ayrışık, ölçütlere bağımlı durumsallığa göre farklı tanımlamalara bürümektedir. Marx bunu ağırlıklı olarak politik iktisat-ekonomi, üretim ilişkileri ve bunun üzerinden sömürü kavramında temellendirerek açıklamaya çalışır. Weberci yaklaşım ise sınıf olgusunu betimlemede pazar ilişkilerini temel alır. Marksist düşünceye göre, üretim ilişkileri ve üretim araçları esas alındığında, bütün toplumlar en az iki sosyal sınıfa sahiptir. Birincisi, üretim araçlarına sahip olan ya da bu araçları kontrol altında tutan “yönetici sınıf”tır. İkincisi ise üretim araçlarını elinde ya da kontrolünde bulunduramayan “sömürülen sınıf”. Etzioni’nin de vurguladığı gibi, Marx’a göre, maddi üretim araçlarını kontrol edenler, akli ve zihinsel üretim araçlarının kontrollerini de ellerinde tutarlar. Bu sebeple yönetici sınıf, yalnızca ekonomik açıdan yönetmez, bunun yanı sıra ideolojiyi de şekillendirip yaygınlaştırır.7 Neo-marksistler ise sınıf kavramının yetersizliğinin farkındadırlar; ama buna rağmen temayı irdelemek yerine Marx’ın sınıf teorisini -yine de- büyük bir önemlilik atfı ile merkezde tutarak, (vazgeçilemez mitosları olan!) tarihsel gelişim içinde sınıfların toplumsal statülerle konumlarındaki artış, ara sınıflar ile çeşitlenmeden söz etmekte ama bir türlü toplumsal sınıf(lar) doktrininden vazgeçemeyerek bunu ikrar edemezler. Aslında bu hal ideolojik saplantıların tabulaştırıldığı/putlaştırıldığı tüm fikri yaklaşımlarda var olan bir sendromdur (illettir). Zaten neo-marksistlerin her nedense sonu bir türlü gelmeyen tarih okumaları ve bunun etrafında döndürdükleri sürekli evirilen kapitalizm, meşhur tarihsicilik fetişinin (kâhinliğin miti) sonucunda günümüzdeki ifadesiyle neo-liberal kapitalizme dönüşmüş ve bunda da “sınıf saplantısından” bir türlü kopamamaktadır. Neo-marksistlere göre, yeni odaklılıklar her durumda “örgütlü kapitalizmin” sınıf yapısına açıklamalar getirmenin bir aracıdır. Ayrıca, onlara göre sınıf kuramına getirilen eleştiriler genelde hiyerarşik ve toplumsal süreklilik tez(ler)i üzerinde inşa edilmiştir, bu da sınıf olgusunu aşmada tek yönlü bir yaklaşımdır ve kifayetsizdir. Hâlbuki kendilerinin de fark ettiği üzere, toplumsal yapılanma gerek görüngüsel manada soyut ve soyut-somut veya somut, bunun dışında edimsel düzeyde olgusal ve geniş kapsamlı pek çok unsuru ve bunların bazılarının suret nitelikli uzantılarını içermektedir. Sınıf, neo-liberalizm, her tür teoriler, melez alanlar vb. pek çok saha, hatta marksizm ve kapitalizmin kendileri dahi insan zihninin düşünsel manada anlamlandırdıkları, yorumladıkları ve ortaya koydukları açıklayıcı nitelikli sistemlerin dışında değildir. Bu sistemler, tarafımızca bu çalışmanın da konusu olan bir tür çok yönlü ve çeşitli biçimlerde açıklama amacı da taşıyan ÇKS’nin (Çok Katmanlı Sistemler) diğer bir şekilde dillendirilen sürümlerinden başka bir şey değildir. Bu bağlamda marksist teoriler de ÇKS’nin içeriklerinden biridir ve bu meyanda ÇKS paradigması, toplumsal yapılanmayı ve bu yapılanmayı oluşturan süreçsel özellikli gelişimi tarihsel evrim içine sıkıştıran sınıf kuramı üzerinden tanımlamanın yetersizliğini ve dar kapsamlılığını ortaya koyar. Böylelikle insanın çevresi ile birlikte zaman zaman merkezde olduğu dünyayı, toplumları, eylemleri veya olayları çeşitli-çok yönlü açılardan araştırma olanaklarını sunar ve dogmatizmde saplanıp kalma riskini de azaltır. Bundan da anlaşılacağı üzere, ÇKS imkânların yanı sıra riskleri ve risklerin barındırdığı tehlikelerle birlikte fırsatları da belirgin kılmada araçsallığını devreye sokar. Bu yüzyılın en çarpıcı gelişimleri olan küreselleşme ve bunun getirisi yerelleşme, klasik endüstri ile ince teknoloji (BT) arasındaki belirgin rekabet ve bu durumun meydana getirdiği yeni dikey ve yatay yönetimsel yapılanmalar ile bunların geniş çaplı etkileri, yeni jeostratejik politik ve toplumsal değişim ve dönüşümler, taşere edilen terörle beraber oluşturulan çatışmalar, siyasi sınırların göreceleşmesi, ekonominin değişken karakteri ile buna bağlı istikrarsızlıklar, ama aynı zamanda serbest sermayenin dünyada dolaşımı ile ön plana çıkan ve politik, ekonomik, sosyolojik ve beşeri alanlarda şirketlerin kürevi ve yerel açılardan yaşamın pek çok alanında önlenemeyen yükselişi ve etkinliği, eğitim sektörünün önemli rolü, spekülatif ve manipülatif medya gücü gibi hususların kaynak olduğu karmaşık ağsal döngülerin anlaşılabilmesinde ve tümselin yönetiminde ÇKS’nin kuramsal dizini önemli hale gelmiştir. Yeni zamanlara dair gelişmelerin açıklanması yönünde ÇKS paradigması pratik bir kullanıma da haizdir. Bundan dolayı, bu çalışmanın merkez temalarının başında gelen yönetişim olgusunun kavranmasında, anlaşılmasında ve buna bağlı olarak çeşitlilik arz eden uygulamalarının vücuda getirilmesinde ÇKS’nin anasır özelliklerini içselleştirmek olmazsa olmaz bir önkoşuldur.
 
1 http://www.acikders.org.tr/file.php/109/Lectures/PDF/Ders21.pdf , (Steven B. Smith, Siyaset Felsefesine Giriş, Kasım 2006) [Erişim: 11.08.2015]
2 T. Gibson, The Power in our Hands, Neighbourhood-based World Shaking, Charlbury, Jon Carpenter Publishing, 1996, s. 165
3 N. Altun, İ. Hira, Suçu Önlemede Sosyal Sermaye Olarak Sosyal Kontrolden Yararlanmak, file:///C:/Users/user/Downloads/5000049801-5000067507-1-SM.pdf  [Erişim: 11.08.2015]
4 R., Putnam, Bowling Alone: The Collapse and Revival of American Community, New York, Simon & Schuster, 2000, s. 67
5 J. Field, Social Capital, Routledge, Londra, 2003, s. 74-75
6 P. Bourdieu, The forms of capital, J. Richardson (Ed.) in Handbook of Theory and Research for the Sociology of Education, New York, Greenwood, 1986, s. 120-136

7 E. Etzioni-Halevy, The Elite Connection: Problems and Potential of Western Democracy. Cambridge, Polity Press, 1993

22 Kasım 2016 Salı

Kayıp Terbiyeyi Aramak: Piyasalaştırılan Eğitimin Kritiği-2

Terbiye güzel ahlakın inşası üzerinden edep ve erdemi tanımlar ve şekillendirir. Erdem kudret ihtiva eden çeşitli kalitelerin bileşkesidir. Ancak erdemden neşet eden güç etraflı anlamaya, tanımaya, düşünmeye, sorumluluğa ve bundan hareketle anlamlı öz(ü)gürlüğe dayanır; modernite ile zirve yapan pragmatik bilginin insana sağladığı hor ve gelişigüzel kullanılan güç ve  buna isnat edilen yapay, parçalanmış özgürlük ile herhangi bir benzerliği yoktur. Pragmatik güç anlayışı -diğer tabirle makyevelist algıla(t)ma- Yeni Ahit’te yer alan ‘Romalılara Mektuplar’daki 7. bölümün 14-25. tümcelerinden kotarılan ve bunun üzerinden batı uygarlığının geliştirdiği reel politiğin dayandığı Paulus’un “… içimde, yani benliğimde iyi bir şey bulunmadığını biliyorum. İçimde iyiyi yapmaya istek var, ama güç yok. İstediğim iyi şeyi yapmıyorum, istemediğim kötü şeyi yapıyorum. İstemediğimi yapıyorsam, bunu yapan artık ben değil, içimde yaşayan günahtır…1 şeklindeki sözlerinden esinlenerek zenginleştirilip biçimlendirilmiştir. Çok kere yazıldığı, söylendiği gibi eski Yunan ve Roma üzerinden rönesans-reform-aydınlanma üçlemesiyle birlikte günümüz batı uygarlığını biçimlendirdiği iddia edilen (nedense ‘derin’ Alman kültür havzasının felsefesine dayalı Avrupa düşün şablonları es geçilir)  “modern bilim” (ne demekse!), dini referansları tamamen bir kenara atan ve kiliseyi ve bununla bitiştirilmiş “pagan tanrı-lar” sanrısını rafa kaldıran bir dünyeviliği toplumlaştıran olgular kümesi değildir. Aksine temel kurumlarını kilisevari hiyerarşik bir yapıyla düzenleyen (özellikle eğitim-öğretim alanı), teolojiden ürettiği öğretileri, hurafeleri metafiziğin rafına kaldıran ve bunları uygun konjonktürde kapitalist yaklaşım ve onun şemsiyesi emperyalist amaçlarla araçsallaştırmak suretiyle ranta dönüştüren sistematik bir yapılanmadır: klasik ve seküler binyılcılık (İng. Millenarianism), astroloji, büyücülük, falcılık, cincilik, kâhinler, medyumlar, kabala, kutsal kase, mesihçilik, new-age akımlar, şeytan tasvirlerine dayalı düalist dünya görüşü, vampirler, zombiler, post modernist bilimcilik vs. Bir tarafta dünyayı sarmalayan post modernist saçmalıkların yol açtığı muhtelif yobazlık ve fanatiklik türleri (dinci, etnik, ırkçı, bilimci, ideolojik vb.) diğer yanda genel olarak geçimsiz, ama silahlanma alanında ortaklaşa çalışan eski endüstri ve yeni ince teknoloji; tüm bunlar oluşturulan büyük kaosu yöneteceği iddiası ve zannı içinde bazı kişileri ve grupları zalim katliamlardan kıyımlara, fakirleştirmeden açlığa, temiz olanı olabildiğince kirleterek fazlalık ve gereksiz görülenleri zehirleyerek yok etmeye adanmışlardır. Ve bütün bunlar insanlık tarihinde zirveye ulaştığı abartılı bir övünçle vurgulanan eğitim-öğretim çağında yaşanmaktadır!
Terbiyenin işlediği bilginin dayandığı ağırlık noktalarındaki yöntemlerin esası iyilik ve güzellik ile ilgilidir -‘usûl esasa mukaddemdir’ (yöntem asıldan önceldir) düsturu da bu nedenle önemlidir-; ama bu iyiliği ve güzelliği elde etmede araçların da meşru olması şarttır ve yöntemlerde lüzumsuz malumatın bulunması malayanidir hatta bazen batıl da olabilir. İşte tam da bundan dolayı terbiye tüm yönleriyle somuttur ve her zaman için fiiliyata yöneliktir. Fiile dökülmeyen bir fikir terbiyenin asliyetini değil, soyut yansımasını tebliğ eder; yani sözde kalır: tebliğ önemlidir ama temsil olmadıkça  olgunlaşamaz ve hakikate dönüşemez; hatta gerçekliği dahi insan açısından sorgulanırdır. Mesela bir Süleymaniye camii veya benzeri eserler hem yarar sağlayıcı hem de konumlanması itibariyle insan gözünün estetiği ve üzerinde tefekkür edilebilecek çok yönlü bir abide olması açısından anlamlıdır; ama buna karşın günümüz mimarisindeki pek çok yapı yararlı olabilir iken insan için dışsal ve içsel olarak iticidir (plaza sendromu); yani gerçekliği dahi eksik değer ihtiva eder. Nasıl ki zamanında kentin köyü gerek madde gerekse mana yönünde çarpıklaştırmış, buna karşın son altmış yılda köyler de şehirleri adeta intikam alırcasına işgal ve talan etmiş ise, terbiyenin yitirildiği mekan ve zaman uzamlarında insan evladının eğitim-öğretimle sağladığı erişimler de değersiz olurlar. Fayda sağlayabilen fakat anlamını yitirmiş bir şeyin toplumsal-bireysel/insani değer içermediği gibi.
Terbiye açısından aşama kişinin içselinden dışsalına doğrudur ve burada dışsal bireyden ayrı bir olgu değil, dışsalı güzelleştiren edimdir. Terbiyede çevrenin yerine kişinin dünyası vardır; fıtratında insan ve çevre diye bir ayrım yoktur.  İnsanı merkeze oturtmaz, zira bu insanın gelişim potansiyeline indirilen bir darbedir ve güzel ahlakın şiarına aykırıdır. Terbiyenin öğreticiliği olabildiğince akıl ve his dengesinde edinilen bilgiyi, mutlak surette tefekkür üzerinden ihtimalleri de değerlendirerek vakaların esasına, olabildiğince künhüne vakıf olmaya dayanır. Bundandır ki algılama tetkik yoluyla anlamaya dönüştürülür ve bundan da anlama vesilesiyle öğrenmenin deryasına dalınır. Çünkü terbiyenin eğiticiliği ve öğreticiliği -ayrılmaz bir bütün şeklinde- kişinin hakka ve hakikate yaklaşmasını gaye olarak ortaya koyar; bu meyanda körü körüne inanmayı değil sorgulamayı vaz’ eder. Sorgulama düşünmenin ve akıl yürütmenin ana unsurlarından olup, terbiyenin edep yönüyle suskunluğudur.
Terbiyenin üst başlık halinde tezahür etmediği eğitim-öğrenim işlevi ‘atık’ üretir; Saul Lieberman’ın vurguladığı gibi “çöp çöptür ve öğrenim çöpün tarihidir”.2 ‘Öz’ün unutulduğu yaşamda insana bahşedilen bilgi her hâlükârda kişinin asgari ihtiyaçlarına yetecek kadar değere haizdir. Yani önemli olan kişi açısından bilginin niceliği değil niteliğidir. Ama her durumda insan özüne dair esansın farkında olmalıdır. Zira öz yaratılışı itibariyle yozlaşmaz, ne yapay bir kimliğe, ne cinse ne de bilinen sınırlamalara tabi değildir. Ondan neşet eden esansı isteyen misk-i ambere isteyen de lağıma çevirebilir; ‘ameller niyetlere göredir’ (hadis-i şerif). Tam da bu nedenle terbiyenin odağında niyetlerin keşfi, onların güzel ahlak ve erdemlerle donatılması ana fikri yatar. Yeniçağla birlikte gelişen ve günümüzde de çeşitli biçimlerde tezahür ederek süre gelen medeniyet tasavvuru, gerçek manada ‘niyet’ yerine hedef olgusunu ikame ederek insanı kısır bir döngünün girdabında üzerinden getiriler elde edilen ve içinde parça parça eritildiği kaynaklar potasına devşirmiştir.
Terbiyenin oluşturduğu niyet, güzel ahlakı ve bundan hareketle edep ile ondan neşet eden erdemleri içerir. İnsana bahşedilen hakiki terbiyenin asli kaynağı aşkın olandan, yani ‘Rabb’dandır (terbiye ediciden). Celaleddin Rumi bunu şöyle ifade eder: “Kişinin edepten yana nasibi yoksa âdem (insan) değildir. İnsan ile hayvan arasındaki esas fark, edeptir. Aç da gözünü bak cümle Kelamullaha! Ayet ayet Kur’anın tüm anlamı edeptir…3 Hz. Ali’nin de dediği gibi “en güzel edep, güzel ahlaktır.4 İmdi, madalyonun bir yüzünde manevi bağlamda bu bakış açısı dururken, diğer yüzünde bahse konu güzelliğin insanda içkin olup olmadığı sualinin cevabı bulunur ki bu da basit haliyle üç tarz-ı cevaptır: olumlu, olumsuz veya yansız (ya farkında olamamaktan -yani uyanmamaktan(!)- ya da umursamazlıktan). Daha önce bahsettiğimiz ‘öz’de güzel ahlaka dair ‘iz’ baştan beri vardır, ancak maddi olanda -yani dünyada- bunu insana hatırlatan unsur terbiyedir ki, bu hususta seçim kişiye bırakılmıştır: ya düz bir yaklaşımla insan nefsani olarak düşünüp hareket edecektir ya da terbiye aracılığıyla özündeki letafete yaklaşacaktır. Kuşkusuz zor olan ikincisidir; zira zor olanın inşası zahmetlidir, yıkmak ise kolay. Ama diğer yönüyle ahlak yüksek nitelikli bir duyudur ve tabii anlamda adeta gönlün yasası olarak vicdanın kendisine bizatihi içkindir.
Kişi kendini bedenli oluşu ile özdeşleştiriyorsa beşer vasfından öteye gidemez. Beşer nefsi benliği temsil eder. Nefsi benlik veya diğer bir deyişle ‘ben’ varoluşunu ihtiyaçlarını da aşan bir biçimde sürdürmeyi amaç edinir ve bunu alışkanlık haline getirir. Adeta bunun dışında başka gaye gütmez. Bu bağlamda nefsi benliğin buyruğu altındaki beşer, ihtiras ve hükmetme tutkusu ile yol verdiği meşruiyeti hak ve hakikatin yerine ikame eder; daha da kötüsü böyle bir zannın da içine sürüklenir. İhtiras bireyin edimlerini motive edici unsur olarak onun hedeflerini olabildiğince büyüterek ve alanını genişleterek arzu, heva ve heveslerini ve nihayetinde amellerini meşru kılıcı araç olarak addedilir. Bu nedenle, beşerin yürütüme soktuğu hemen her şey ahlaki zemine oturtulmuş olur. Bu arada esas mesele hak ve hakikat ile meşruiyetin kişi tarafından aynileştirilmesidir. Dikkat edilecek olursa, beşer bencilliği için pek çok konuda ‘minareyi kılıfına uydurarak’ sürekli haklılığını öne sürerek sonuna kadar atak bir tutum sergiler. Bu gibi durumlarda bireyin tecrübe ettiği yaşantılar gerçekten tuhaftır, zira iddia edip sığındığı meşruiyet sığınağının haktan türeyen hukuk kavramı çerçevesinde yasal olarak kabul edilmesidir. Halbuki pek çok kereler meşruiyet biçilenlerin kendisi bizzat gayri meşrudur ki, bu da kişinin içine saplandığı kibrin ve batılın bataklığıdır.
Yaşamda insan mefhumundan söz ederken eğitim-öğretimin bize hitaben ortaya koyduğu anlatıların çoğunluğu öğretilenden unuttuklarımızdan arta kalan bilgi kırıntılarıdır. Bunun başlıca sebebi ise verilenin kabulünü peşin olarak koşullayan empoze edici zihniyetin, hafızamızın yüzeyine yönelik olması ve mana açısından yoksul, tutkulu maddeciliğidir. Bundan dolayı bizler insan olmaktan bahsederken esas kastımız bedenlilik ile (son derece) sınırlı olan nefsi benlik ya da diğer bir deyişle ‘ben’ olarak adlandırdığımız sanımızdır. Halbuki insana yaratılışında bahşedilen tefekkür potansiyeli gerçek anlamda ve tekraren, beşer mevkisine indirgenen ‘ben’in ‘insan’ olma mesuliyetine uyanmasına vesiledir. Bu uyanma süreci birey için çeşitli usullerle donatılmış bir yoldur ve önce insan olmanın, sonra ise kemalatın seyahati için bir araçtır. Bu yol kendini tanımanın yolu olmasının yanı sıra Rabb’ini bilmeyi öğrenmesinin de yoludur ve bu yoldaki yordam ve usül insana gerek içselinde gerekse dışsalında hakikati gösteren, bildiren ve yaşatan terbiyeden neşet eder.
Terbiyedeki başat gaye, beşeri nefsi sanrı benliğinden arındırarak önce vicdan olgusunu kavramasını, bununla birlikte ahlakiliği ortaya koyarak kişiyi yalın yaşamın içine katarak varoluşunun hakikatiyle insan mertebesine terfi etmesini sağlamaktır. Burada ahlak ile işaret ettiğimiz, ondan türetilen felsefi biçem -yani etik- değildir. Çünkü felsefe ve/veya bilimden farklı olarak ahlaka dair asli öğeler, hukuka mündemiç kurallar ve kanunlar gibi olaylardan çıkarımlanamaz. Ahlak, dindışı, dünyevi veya vakalara dayandırılarak açılımı yapılabilecek bir kavram değildir. Kant’ın da vurguladığı üzere ahlak insanın içselinde kök salan ve hayranlık uyandıran bir husustur.5 Bundandır ki ahlak köken olarak eşyanın fıtratındadır ve bu sebeple ahlakın ontolojik yönü her zaman ön planda yer alır. Modernitenin öne çıkardığı eğitim-öğretim olgusu da ağır basan epistemik karakteri dolayısıyla, yaşamı ve varoluşu öncelleyen terbiye karşısında bireyi insan yapan güzel ahlakın yaşanır kılınması ve olumlu katkısına nazaran geri planda kalır.
Terbiyenin bilgiye dair durumu eğitim-öğretime göre farklıdır. En belirgin fark işlevsellik ile alakalıdır. Gerek okul gerekse iş yaşamı ve diğer hayat sahalarında bize sunulan şekillendirici bilgi -bilişsel veya deneysel- zuhur edenlerle ilgilidir ve okumalarımız bilinenler üzerinden yapılan yorumlarla -bazen ikisi de birbirine karışarak- sınırlıdır. Bu sınırlılık bilginin bizzat kendisinden maada bizim gayret, öğrenme ve yönetebilme yeteneğimiz ve diğer dış koşullarla bağlantılı olup, hattı zatında bilgi ve malumat “imkan-ı alem” olan bu dünyada çokluk içinde neredeyse sonsuz sayıdadır. Ancak bilgiler üzerinde(n) düşünen kişinin bir araya getirmesi olanaklı olmadığı gibi, içine düşülen vaziyet dağınıklık ve karmaşadan başka bir şey değildir.
Bahusus 19. Yy.dan itibaren çeşitli şekillerde yenilenmelere tabi tutularak gelişen eğitim-öğretim tabana yayılan bir tutunmayı başarsa da dikkat çeken husus ondaki formelliktir. Günümüzde bizlerle paylaşıldığı şekliyle bilim atom altı bilgilere varan mesafe kaydetse de, bilgi görünen veya ‘gösterilenin’ ötesine geçememektedir. Bunun dışında post modernist akımlar aracılığıyla bilimsel olarak sunulan pek çok bilginin de popülerlik ve para uğruna toplumlara nasıl pompalandığı ve yapılan ahlaksızlıkların hangi düzeye çıktığı da açıklıkla gösterilmiştir.6   
Günümüzde çocukluklarını yaşayamadan okul öncesinde bahse konu formel eğitim-öğretime sarmalına uyumlanan bireyler açısından sistemin diğer tuhaf bir özelliği süreklilik arz etmemesi ve güncele paralel seyretmemesidir. Çeşitli normlarla çitlenen insan evladı bir noktada görünenin-gösterilenin ötesine geçemeyen, derinliğe inemeyen bu sistem içinde uğraşmayı bir kenara bırakır. Mevki, makam, para, sosyal statü, konfor vs. ile bunların getirdiği zorunluluklar öğrenmenin ve zihni gelişimin önüne geçer. Bu döngünün dışına çıkabilenlerin büyük bir kısmı ise bilgi için gayret göstermeye devam etseler de ‘şeylerin’ kökleri yerine, dallarıyla ilgilenip meşgul olurlar. Bu nedenle olumlu ve olumsuz yönleriyle insanın icatları çok fazladır; fakat tüm bu çokluğun ona bilme bilgisi yönünde ne gibi bir katkı yaptığı koskoca bir soru işaretidir. Ama her ne olursa olsun, insanın eninde sonunda kaçınılmaz gerçeği şudur: “O’nun Hakk olduğunu anlayıncaya kadar onlara hem ufuklarda (afakta) hem de kendi nefislerinde (enfüste) ayetlerimizi sonuna kadar göstereceğiz.” (Kur’an-Kerim, 41:53)    
Peter M. Senge’nin “Beşinci Disiplin” adlı eserinde E. Deming’den alıntıladığı şu aktarımlar konumuz açısından önem arz etmektedir: Amerikalı mühendis ve istatistikçi Prof. W.E. Deming 90’lı yaşlarına geldiğinde dediği gibi “… İnsanlar içsel bir motivasyon, kendine saygı, gurur, öğrenme merakı ve zevkine sahip olarak doğarlar. Yıkım çocuklukta – ödüller, okulda aldığı dereceler, yıldızlı pekiyiler- başlar ve üniversitede devam eder. İşyerinde insanlar, takımlar, departmanlar derecelendirilir; iyi olanlar ödüllendirilirken, kötü olanlar cezalandırılır. Departmanların hepsinin bir aradaymış gibi gözüken, aslında ayrı ayrı uyguladıkları hedeflerle yönetim, kota, teşvik ödemeleri, iş planları bilinemeyen çok sayıda kayıplara yol açar… Mevcut yönetim sistemimiz insanlarımızı mahvetti. Mevcut yönetim sistemimizi, mevcut eğitim sistemini dönüştürmeden asla dönüştüremeyiz. Bu ikisi de aynı sistemdir. Rekabet bize ihanet etti…”

1 Yeni Ahit, Paulus: Romalılara Mektuplar, 7. Bölüm, 14-25

2 Ortak Yayın, The Disunity of Science, 1996

3 Erişim: http://www.kardelendergisi.com/yazi.php?yazi=942 (05.11.2016)
4 a.g.y.
5 I. Kant, Kritik der praktischen Vernunft, 2002

6 A. Sokal ve J. Brichmont, Son Moda Saçmalar…, 2002

27 Ekim 2016 Perşembe

Kayıp Terbiyeyi Aramak: Piyasalaştırılan Eğitimin Kritiği-1

Terbiyenin yönlendirmediği eğitim-öğretim insan zihninde dengesiz düşüncelerin, hatta bundan hareketle bazı hususlarda dünya görüşlerinin darlaşmasına yol açmasına ve dogmatik saplantıların oluşmasına sebebiyet vermektedir. Mesela son 30-40 yılın başat konularından biri olan “çevrecilik” dahilindeki pek çok sorun terbiyenin alanına girdiği halde, tersinden okumalarla meselenin salt eğitime dayandırılması kifayetsizliğin göstergelerinden başka bir şey değildir. Aynı şekilde yine çevreyle bağlantılı olan insanın tüketime yönelik eylemlerinde şuurlu olmasını vazeden ‘felsefi’ vurgulamalar da, eğitimin dar çerçevesine indirgenerek sıkıştırıldığı için tatmin edici sonuçlar elde edilmesinden uzakta kalmamıza neden olmaktadır. Halbuki terbiye ile insana gösterilmeye çalışılan edim bir taraftan bilinçli tüketim olarak lanse edilen ama aynı çemberin içinde sürekli daha fazla israfa iten ve ekonomik realite olarak empoze edilen çarpık büyüme-kalkınma sistematiği değil, şuurlu bir şekilde uygun ve yeterli yararlanmadır. Şuurlu faydalanma yalnızca erinç sağlamaya yönelik değildir; aynı zamanda anlam oluşturmak suretiyle değer(leri) inşa etmektir. Burada popüler anlamda pompalanan bir takım pozitif yüklemli, bireyci değer olgusundan veya bilimsel manada problemli olan “değer yargısına” işaret eden konudan söz etmiyoruz; bahsettiğimiz husus basit anlamda insanın kadimden bu yana ortak belirli hususlarda mutabakata vardığı insani-toplumsal değer kavramı ile alakalıdır.
Terbiye çok yönlü okumanın, yani öğrenme ve anlama ile geliştirmenin ve bunlara dair temeller üzerinden fikirler üretmenin yolunu-yordamını, yani usüllerini ortaya koyar. Peki; eğitim-öğretim ile kısıtlanan dünyanın sunduğu nedir? En basitinden “şu şey” bilimseldir veya değildir ifadesinin çıkarımını dahi okuyamayan, araştırmanın mantığı hakkında söyleyecek sözü olmayan ve dahi bilimin hangi sınırlar içinde hangi yollar-yöntemlerle her zaman için yanlışlanabilir teoriler aracılığıyla bize uygulamaya yönelik ama kesinlik arz etmeyen ‘geçici’ ve değişebilir model imkanlar sunduğunu ve bilimin bilgi edinimindeki yollardan sadece birisi (ama önemli birisi) olduğunu bilmeyen, bilim dendiğinde yalnızca pozitivist yaklaşımı algılayan ve bu vehimde oyalanan onca “okumuş-yazmış ve eğitimli” insan çevremizde ahkam kesip bu türden hükümler ön yargılarla çerçevelenmiş iken; sözün bittiği yerdeyiz demektir. Yüzeysel veya derin, hangi türden bilgi olursa olsun; aktarımı ve alınışı kişinin algıladığı veya anladığı kadardır. Süzgeçten geçip kalan ise çoğunlukla bilgi kırıntılarının oluşturduğu ve yaşamı ‘idare ettirmemizi” sağlayan intibalardır. İnsan etraflıca tefekkür etmeden, akıl yürütmeden koşulların yönlendirmesiyle hareket ettiği sürece içinde bulunduğu hakim olan mevcut düzeni ve sistemi muhafazaya yönelik getiriye odaklı piyasaya sürülen ve devredilen malul fikirlerden müteşekkil paket programlarla şekillendirilir. Ve biçimsel açıdan hangi türden olursa olsun -az veya çok adil olmasından bağımsız- düzen-sistem bileşkesinin ağırlık noktalarından belki de en önemlisi maddi-manevi sömürüye dayalı olmasıdır. Sömürü de geniş meyanda ‘politikanın türetimlerinde’, yani politikanın tüm süreçlerinde (İng. polity) ihtivasını (İng. politics) ortaya koyarak görünür yapılanmasının (İng. policy) çatı düzeninden neşet eder. Askeri güç, ekonomi, teknolojik gelişim vb. tüm niyet ve aksiyonlar politiktir ve amaçlarla paralel belirlenen hedefler ve kapsayıcı stratejiyi üreten politik akıldır. Modernite ile birlikte önce felsefi daha sonra ise bilimsel araçlandırma öteki(leri)ni galebe çalarak geniş kapsamlı sömürü vasıtasıyla kaynak sağlamaya yöneliktir. A. Smith’in de dediği gibi “… zengin ülkeler için sömürgecilik, girişebilecekleri en iyi iştir.”1 
‘Modern’ eğitimin tarihi çeşitli eleştirilere ve yapılan reformlara rağmen tatmin edici olmaktan uzaktır: bahusus teknik öğretim ve eğitim güncel gelişmelerin gerisinde kalmaktadır, çok yönlü ve bütünsel düşünebilme yeteneği dogmatik didaktik anlayışların baskınlığı nedeniyle kısıtlanmaktadır, analitik düşünme çoğunlukla az sayıda alana sıkıştırılmaktadır. Entelektüel yaklaşım fikri yönetme arzusu ön plana geçtiğinden (liderlik efsanelerinin ön plana alınması gibi ranta dayalı kandırmacı sebeplerin bunda küçümsenmeyecek payı vardır) ihtimallerin göz önüne alınmamasına ve tembelliğe yol açmaktadır; yöntem bilim ve anlamlandırma-yorumlama bilgisi adeta es geçilmekte, kritikçi-akılcı metodlarla yaklaşımların yerine ikame edilen verilenin kabulüne yönelik kolaycılık ve popülerlik sunan, ama içi boş faktörler ön plana çıkmaktadır. Genel kültür bilgisinin önemi adeta unutulmuştur, sömürüye dayalı her şeyi tüketilmeye elverişli kaynak olarak gören anlayışın oluşturduğu sistem ve düzenin oluşturduğu ‘insan resmi’ tabii görülerek her türlü vahşete kadar sürükleyen “insan-merkez ve çevre” kandırmacılığı insana insan olma ereğini kaybettirmiştir. Kapitalist sistemin aceleci ve karışık düzeninde insan geçici haz ve konforu, anlık keyfi mutluluk zannetmektedir. Bu türden aldanışlar, alete ve araca bağımlı tüketim alışkanlığı türünden vücudu sarmalayan virüslere bağışıklık kazanıldıkça, maddi ve hatta manevi arzular kurgusal metaya dönüşmüştür; insan adeta yeni sandığı mikropların arayışına, bunun içinde farkına varamadığı kaosun kucağına düşmüştür. Halbuki insan yaratılışındaki hali dünyada tekrar kazanma seçeneğine sahiptir; (“…gerçek şu ki biz insanı en güzel şekilde yaratırız. Ve sonra onu aşağıların en aşağısına indiririz.” Kur’an-ı Kerim, 95/4-5).
Sistemin ustalıkla ürettiği hususlardan biri de siyaseti ve tarihi soyutlama yoluyla insanı ‘gizemli metafiziğe’ meylettirmesi ve bu sayede dogmatik tarihsici yaklaşımı yöntemselleştirmesidir. Bu meyanda -misalen- siyaset ile ırkçı retoriğe yöneltilerek üstün ırkların diğerlerini sömürmesi, tarihsicilik ile ise bunun tarihin akışı içinde normal olduğu hissi takdim, hatta empoze edilmektedir. Bu iki unsur, bazı toplumsal katmanları potansiyelleri nisbetinde anılan metafizik mahiyetli vazifeyi yerine getirmek için, gücün hükümranlığını ve ona çok yönlü ve yer değiştirilebilir olarak alet edilen bilginin ve nihayetinde modernitenin üreticisi bilimin aracılığıyla somut hemen her şey üzerinde tahakküme vesile kılmıştır. Bununla birlikte çekirdeğinde edebin, güzel ahlakın ve erdemin yer aldığı terbiyenin sömürüye ve tahakküme karşı oluşturduğu bilinçli önleyici, sınırlandırıcı ve haddini bilmeye yönelik pratik öğretileri ve ‘hal ilmi’, arsızlaştırılan eğitim-öğretimin sınır tanımazlığı ile bastırılmıştır. Meta şuura galebe çalmıştır.
Bilginin olmadığı yerde terbiyeden söz etmek nasıl olası değilse, aynı şekilde eğitim ve öğretimden de bahsetmek mümkün değildir. Ama her iki halde de somutu belirleyen iki önemli öğe rol oynamaktadır: birincisinde manevi, ikincisinde maddi yaklaşım. Burada ortak unsur, her iki halde de tarafların kendi açılarından mühim saydıkları beklenti olan getiri gerçekliğidir; getiri ise yönelimlere paralel olarak manevi veya maddi niteliklidir. Veya niceliklidir! Bilgi gerek felsefenin gerekse bilimin temel taşıdır, aynı zamanda çatısı; hatta yapının bizzat kendisi. İnsanlık tarihindeki gelişimde bilgi iki ana yolda zemin bulmuştur: aşkın (transandantal) bilgi -ki metafizik ve felsefe bu yolun kollarıdır- ve bilimsel bilgi (enstrümental) -ki modernleşme ve teknoloji bunun ürünleridir-. Her iki bilgi yolunu kapsayan ana çatıyı ise ‘ilim’ olarak adlandırıyorum (her ne kadar kültür havzamızda ilim ile bilim arasında bazen ayırım yapılmasa da; ya da tam tersine biriyle dini-manevi, diğeriyle dünyevi bilgi kastedilerek tümsel bir ayrıma gidilse de). Söz konusu ilim-bilim üzerine bir mevzu ise bu husus çok sayıda alt başlıklar ve girift konular barındırsa da, burada konumuzun esası bilgi ile terbiye arasındaki bağlantıdır.
Eğitimin ve öğretimin soruna evrilmesi bilginin sınırları belirlenemeyen bir güç olmasının farkına varılması ile tezahür eder. Terbiyenin edebe ve görgüye dair kodlarını ve ‘hudutlarını bilme’ yönü insana sunulan tercih ile yakından, hatta en öncelikli derecede ilişkilidir. Şöyle ki; insan için bilgi ya hakikati bilme, ona yaklaşma yolunda bir vesiledir ya da sırf dünyevi arzu ve isteklere kavuşmak, yani maddi amaçlar için uygun bir vasıtadır. Buradan neşet eden sualin cevabı kişinin samimiyetine kalmıştır: gerçekte problemin çekirdeği bilginin araçsallaştırılmasında değil; ne için, ne şekilde ve nasıl aygıt kılındığı ve erişimin sonuçlarında yatmaktadır. Basit şekliyle sonuç(lar) ve ona götüren süreçler herkes ve her şey için iyi midir yoksa kötü müdür? İşte tam da bu noktada insan evladının yaşamı süresince pek çok konuda başvurduğu bir gerekçe -bazen de bir bahane- ve ona dair söylem, temellendirme devreye girer: meşruiyet ve buna dayanarak haklılığın sunumu. Ancak işin içine bilginin araçsallığı girince meşruiyetin sorgulanması -bir yönüyle- kaçınılmaz olmaktadır ve bu durakta can alıcı soru şudur: kendini kainatın merkezinde konumlandıran insan nihai olarak ve genel manada olabildiğince hakikate ve kendini tanımaya mı yoksa meşruiyete mi yönelmiştir; ilgisi, arayışı hakikate mi dairdir, yoksa meşruiyete mi? Diğer bir deyişle; birey alet yapan insan mı (homo faber) veyahut  tanımlayıcı insan mıdır (homo depictor)?


1 Adam Smith, Reichtum der Nationen, Anaconda, 2013

Yönetimin Sosyolojisi: Çok Katmanlı Sistemler ve Ticari İşletmelerin Temel Gerçekliği - 3

Araçsallaştırılan yönetişimi dinamik kılan başlıca unsur eyleme yönelik olması ve eylem araştırmasında temellendirilmesidir. Söz konusu ey...